Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Yurdakul Er

Türkiye Artık Yugoslavya’dır

Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:36 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:36

Korkut Hocamız son yazısında ("Bunalımın İçinde Rehavet") müthiş bir komploya dikkat çekmiş oldu: "Daha da önemlisi, Ekim-Aralık 2008'de Türkiye'ye 12.5 milyar dolarlık kayıt-dışı döviz girmiştir. İşte bu sayededir ki, sermaye girişlerinin tersine dönmesiyle bu üçayda Türkiye'ye taşınan finansal krizin ilk dalgası, döviz piyasalarını veya rezerv düzeylerini fazla sıkıştırmadan geçiştirilebilmiş, dolar fiyatlarındaki artış Eylül -Aralık 2008 arasında yüzde 25'le sınırlı kalmışır. Sözü geçen 'esrarengiz' dış kaynak olmasaydı, döviz piyasalarında taleple arz arasında açılacak makas, elbette döviz fiyatlarındaki hızlı tırmanmayla kapanacaktı ancak, bu süreç finansal sistemi de bir hayli çatırdatacaktı."

Henüz bu konu Türk medyasına girebilmiş değildir.

Belki komplo, ama havsalamızı zorlayacak boyutlar içeren bir komplo olduğu içindir. Medya bunu hissetmiş olabilir. Girmez...

Girmesin, zaten onlara da böylesi yakışır...

Biz, bazı "pek solcu" çevrelere yine "biz demiştik, bunlar devletçi işte" dedirtircesine, medyanın, içindeki "pek solcularla" birlikte Türkiye Cumhuriyeti'nin altına yerleştirilen bu kitle imha silahlarının art arda patladığını itiraf etmemek için bu işlere girmediğini ileri sürmüş olalım.

İfade karışık mı oldu?

Basitleştiririz.

Ama şunu her durumda belirtelim: Artık kendi ölümlerine nasıl koştuklarını da görmek istemiyorlar.

O zaman, bir "has iktisatçı"nın ince zekasıyla, külyutmaz ve yurtsever tepkisini böyle analizlerle dile getirmesini daha yakından değerlendirmemiz gerekiyor.

Söylenecek şey çok.

Türkiye'ye giren kaynağı belirsiz paranın gerçek tutarını saptamak, bu sistem içinde mümkün değil.

Bunu biliyoruz.

Çünkü kaçakları ve kara delikleri merkezdekiler bile bilemiyor artık. Çaresizlik bu kadar hızla başka nasıl yayılır? Nitekim, NATO karargahını 1970 ve 1980'lerde, sosyalizm yıkılıncaya kadar, kevgire çevirerek bloklar arası bir atom savaşının önüne geçebilen, ama o çabaları nedeniyle kapitalist restorasyonun ertesinde yıllarca emperyalist demokrasinin hapishanelerini şereflendiren bir barış savaşçısı, Rainer Rupp, hafta içinde gazetesi "Junge Welt"te bir "gizli AB raporu"na dikkat çekti. İngiliz gazetesi "The Daily Telegraph"a sızdırılmış bir rapordu bu. Umutla baktığımız Nâzım Hikmet Akademisi girişiminin, ileride, hak ettiği daveti çıkartıp İstanbul'da da düzenli konferanslar verdireceğine inandığımız bu uslanmaz devrimci uzman, Rupp, 18.3 trilyon avroluk bir kara deliğin, bu gizli raporda açıkça itiraf edildiğini sergiledi ve sonuçlarını irdeledi. Avrupa bankalarının toplam servetinin yüzde 44'ünün "çok zehirli", yani karşılıksız "değerli kağıtlardan" oluştuğu yazıyordu gizli raporda. Rainer Rupp, sadece AB başkentlerini değil, ABD, Japonya, Çin, Rusya ve Körfez'deki Arap ülkelerini de içeren dünya sisteminin tam bir çaresizlik içinde olduğunu örnekler vererek yineledi.

Oradayız.

Sadece tescilli sağcıların değil, kendisini solcu sanan bazı "demokrat" çevrelerin de öve öve bitiremediği AB demokrasisi ve onun demokratik banka sistemi, korkunç bir felaketin müsebbibi konumunda.

Para yaratmak zorundalar.

Yaratıyorlar da... Ama üstüne oturmak zorunda kalıyorlar.

Bankaları devletleştirmeye de mecburlar.

Karşılıksız kağıtlarla dolu banka sisteminin devletleştirilmesi bir yol. Gerçi son 30 yıldır her taşın üzerine çıkıp "devletin ekonomide işi yok" diye bağıran neoliberal papağanlar bile bu yönde arayışlara uzak değil, ama küçük insanları vuran bir çözüm olmalı bu. Nitekim Rupp da, "Der Ausweg" (Çıkış) başlıklı yorumunda, acılı bir ironiyle şöyle yazmış: "Bu ikilemden çıkış: Tükenmiş bankalar batmalıdır. Küçük banka mevduatlarına devletçe verilecek garanti, tasarruf mevduatını kurtarabilir. Devlet de, yeni ve borçsuz bankalarla yeniden başlamak için, iflas masasından bu bankalardan geriye ne kalmışsa onu devralır. Ancak, böyle bir durumda, kaybedenler, vergi yükümlüleri değil, bu büyük kumarhanededeki söğüşe katılanların hepsi olurdu. İşte bu da, hükümetlerin bu çözümü neden tercih etmediği sorusuna verilmiş bir yanıttır. Küçük vergi yükümlüsü sonuçta kanı emilmek için var. Demek ki, en acil finans krizinde bile paranın toplumun alt katlarından yukarı katlarına doğru dağıtılmasını sağlayacak yollar mevcuttur. Kaldı ki, trilyonları bulan banka borçlarını milyonların sırtına dağıtmak, bu borçların tek tük 'peformans sahibi adamlar' tarafından üstlenilmesinden çok daha dayanışmacı bir görünüm arz etmektedir."

Yani "malı götürenlerin" bu korkunç krizden yine kârlı çıkacağı açık da, geride bir sistem kalıp kalmayacağı kuşkulu.

Sistemin 1929'dan bu yana en ağır, böyle giderse onu da gölgede bırakacak bir felakete doğru koştuğu "mainstream" yayın organlarınca bile kabul ediliyor.

Peki, ya Türkiye ne olacak?

Yakın bir gelecekte Türkiye falan olmayacak: Bugünkü siyasal coğrafyadan geriye kalacak olana Türkiye demek, bugünkü Sırbistan'a Yugoslavya demek gibi bir şey olacak.

Dolayısıyla, AB'deki kara deliklerin boyutları, dünya sistemini çökertecek boyutlardaysa, Türkiye'ye yasa dışı yollardan sokuşturulan kaynağı belirsiz döviz, ülkemizin herhangi bir yarasına merhem olabilir mi?

Belki bir yöntem, parçalanmayı görece acısız ve daha hızlı gerçekleştirme yöntemi sanılmıştır. O, mümkündür.

Gerçekten de Türkiye'ye, Korkut Hocamız'ın sergilediği boyutların çok üzerinde bir "kriminel" paranın girdiğini düşünmek zorundayız. Cumhuriyetin temelleri bu kitle imha silahlarıyla paramparça edilmektedir. Eğer sistem, sınırları altüst ettiyse ve Türkiye'nin varlık gerekçeleri de ortadan kaldırıldıysa, delik deşik edilmiş hukuk sistemlerinin ve hâlâ var olduğu sanılan "kırmızı çizgilerin", bu parasal giriş ve çıkışların kaydını tutması imkansızdır.

Bir bombardımanı yaşıyoruz.

İşimizin çok zorlaşacağı anlaşılıyor.

Erozyonun yeni bir aşamasındayız. Biri bitmeden diğeri başlıyor. Sadece büyük erozyonlara direnen ağaçların çok güçlü olalacağını düşünerek avunuyoruz.

Büyük acılar çekileceği kesindir.

Ama, geleceğimiz nokta şu: Çözüm, Türkiye eğer kurtarılmak isteniyorsa, sosyalist bir çözümdür. Elbette bu sosyalist çözüme, ömrünü belki tamamen sosyalizme yazmamış, ama dürüst, eşitliğe açık, yurtsever, hem halkımızın hem de dünya halklarının sorumluluğunu üstlenmiş insanlar da, hatta siyasal çevreler de katılacaktır. Her zaman titiz, her zaman dikkatli Mesut Odman Hocamız'ın uyarısını ciddiye alarak söylemek durumundayız: Özünde sosyalist bir program, büyük yıkımda, sosyalist olduğu kuşkulu çevrelerin de katılımıyla ve "sosyalist yönelişli bir hükümet" eliyle uygulamaya sokulabilir. Odman haklıdır, kuşkusuz aslolan, sosyalist programdır.

"Türkiye artık Yugoslavya'dır", dedik. Bitmeye mahkumdur. Zaten de bitiyor. O nedenle, nereden, ne kadar dövizin, kimler eliyle hangi yollardan girdiği, ülkenin nasıl haraç mezat satıldığı kimsenin ilgisini çekmiyor. Günü kurtarmaya çalışan insancıklara resmen "size bu ülke fazla büyük" deniliyor. Daha önce bu ülkede kamu eliyle yaratılmış ne varsa, hepsi, şimdilerde bir de kriz bahanesiyle, insanların elinden koparılıp alınıyor.

Onların da sesi çıkmıyor.

Şu günlerde bir kara deliğe dönüşerek Batı Avrupa'yı da dibe çeken Orta ve Doğu Avrupa, çok değil 20 yıl önce sosyalizmi gömerken, aynı kayıtsız ve umursamaz insan malzemesiyle dikkat çekmişti.

Yugoslavya'yı NATO bombardımanıyla bitirdiler.

Bugünlerde bizde sahnelenen bombardımanın çok farklı olmadığını söylemek zorundayız.

Karanlığımız kesiftir.

Ama iktidar için toparlayıcı bir alternatif arayıp da kimseleri beğenmeyenlere, dilimizin döndüğünce, yine de, "Evet, var öyle bir parti" diyebilecek durumdayız.

Hiç değilse o var.

Bu da, bizim, Yugoslavya kaderinden farklı yanımız olsun.

Yurdakul Er 'ın Son Yazıları