Yurdakul Er
Sokak ayartması
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:05 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:05
Kısa bir süre önce yitirdiğimiz Türkiye karikatürünün büyük ismi Turhan Selçuk, aynı âlemin bir başka büyük ismiyle neredeyse “kanlı bıçaklıydı”: Oğuz Aral. Turhan Selçuk’a göre, Oğuz Aral aslında pek de iyi bir iş yapmıyordu, çünkü yordamı, çizginin, karikatürün, mizahın gelişmesine yaramıyordu. 40 yıllık bir kavgaydı. Artık bu iki büyük usta da yok. Yapıtlarıyla aramızdalar.
Ama başka bir şey vardı.
Ortada bir başka tartışma vardı.
Hâlâ da öyle.
Sokak...
Dışarıdaki yaşam, halkın günlük ilişkileri, sanatsal üretime nasıl girer ve siyaset, bir sanatsal üretim olarak bu dışımızdaki yaşamı nasıl içine alır, işler? Elbette tersi de doğrudur: Sanat bir siyasal üretimdir. Çubuğu bir süre böyle bükmemizde yarar var.
İyi...
Sokak, dedik. Ne yapacağız bu sokakla?
Turhan Selçuk ve Oğuz Aral gibi çizginin iki devi arasındaki “efendi cepheleşme”, aslında sokağın dönüştürülmesine ve kullanılmasına yönelik bir cepheleşmeydi.
Bir hızlı bakışla, bugün, 12 Eylül’ün de sayesinde yerleşen bir yatakta akıyor “çizgi sanatımız”. Türk karikatürü sokağın çıplak haliyle, dönüştürülmeden, neredeyse aynen alınarak beyaz kağıda aktarılıyor. Yeniden kurgulanması halinde işlerin tersine döneceğini, aynen alınırsa müşterisinin çok olacağını tüccar imamlar Türkiye’sinin her türden bekçisi iyi biliyor çünkü. Recep İvedik, güncel bir örnektir.
İşte bu gelinen noktaya karşı, farklı anlayışlara sahip olmalarına rağmen, şiddetle mücadele etmiş iki isimdir Turhan Selçuk ve Oğuz Aral. Çizgideki bu iki doruk hakkında doğru dürüst yazılmış bir şey yok. Görüyoruz. Elbette bazı şeyler var, ama onların düşünsel herhangi bir ağırlığa sahip olduğunu kimse ileri süremez. Sonuçta, Turhan Selçuk ve Oğuz Aral’ın yakın çalışma arkadaşları da, bu devlerin gölgesinden çıkamadılar. Neyse, şimdilik derdimiz o değil.
Geride bir kavga var, dedik.
Sokağın çizgiye ve mizaha girmesine dair bir kavga.
Örnekleyelim. Bugün yazıp çizerek “kariyer yapmak” isteyen mizahçıların en iyi bildiği şey, şu: Sokak, yani dışımızdaki gerçeklik, mizah çerçevesinde yeniden kurgulanmadan beyaz kağıda dökülürse, müşteri bulmak kolaylaşır. Bir başka şeyin de elbette farkındalar: Buradan, sokaktaki egemenlik biçimlerine karşılık gelen bir kölelik de çıkar. Para gelecekse, ne çıkarsa çıksın... Öyle düşünüyor olmalılar...
Gerçekten de, çok satışlılık, böyle bir sürecin sonucudur. Burada durursak şunu görüyoruz: “Çizgiyle mizah” yolunun büyük ustası olarak Turhan Selçuk ile “ağız dolusu gülmenin kapılarını açan” Oğuz Aral arasında, yine de bir akrabalık vardı. Fakat “Utanmaz Adam” veya “Avanak Avni” gibi bir yolun kolaylığı, Turhan Selçuk için hep bir çıkmaz sokak olmuştur: Öyle bir çizgiyi ve mizah anlayışını, sanatçıya yakıştıramıyordu. Belki devrimciliğine de yakıştıramıyordu. Oysa Oğuz Aral ile arasında bu konuda bir mesafe bulunmadığını biliyoruz.
Bu kolay yolun tam tersini seçen insanlar olduğunu da biliyoruz ve Turhan Selçuk tek başına bırakılmadı. Bazı çırakları olmadı değil Turhan Selçuk’un, ama bunlar, sokağın getirdiği hayatiyeti taşımayan, yaşamayan geometrik totolojileri temsil ediyorlardı ve hızla sahneden çekildiler. Turhan Selçuk, Oğuz Aral’ın tam tersine, kendi yolunda çırak yetiştiremeyecek kadar özgün ve ezici bir soyutlama yeteneğiydi belki de biraz bunun sonucudur sonrasızlığı. Bir başka büyüklükten söz ediyoruz.
Kardeşi İlhan Selçuk’un tanımıyla devam edelim: İlhan Selçuk için karikatür, “çizgilerin soyutlanmasında mizahın geometrisine varmaktır” ve bu tanımı, Turhan Selçuk, sokağın hayatiyetini inkar ve yoksayma anlamında almamıştır. Zaten belki de bu tehlikeyi başarıyla savuşturduğu için özgün bir başarı yaratabilmiş, karikatürü, daha çok grafiğin hareket ve egemenlik alanında takılıp kalmaktan kurtarabilmişti. “Turhan” imzasının aldığı virajları alamayan imzalara, doğrusu Türk ve dünya karikatüründe çok sık rastlıyoruz.
Grafik, eğer denetlenemezse, karikatürü beslediği kadar da zedeler. Çünkü, izolasyonu mutlaklaştıran bir yanı vardır. Oysa karikatür böyle bir “saflığı”, yani sokaktaki yaşamdan mutlak soyutlanmışlığı, tam kopuşu kaldırmaz. Bulaşıktır, mutlaka sokağın izini taşır. Sokak abartıldıkça çok satış şansı ve yaygınlık artar. İzolasyon (saflık) abartıldıkça da sokaktan kopan bir grafiğe oturulmuş olunur. Buna, biz, “çizgiye kapanma” da diyebiliriz.
Bu “sokak” ve “mutlak ya da grafik soyutlama” ikileminden biri, kendisini diğerine karşı öne çıkarmakla yetinmeyip yok sayarsa, yoksullaşılır. Kamplar kendilerini abartıp mutlaka karşı kampla çatışmalıdır. O zaman yeni bir enerji ortaya çıkacaktır.
Bu “ara bölge”, herhalde “Turhan” imzasındaki enerjiyi açıklayabilen bir alandır. Sokağın olağan hali, onun sıradan saptama ve gülme noktaları, çizginin bağımsızlaşmasını, kurmacalığını olumsuz etkiliyor.
Karikatür, sonuç olarak, sokağın soyutlanmasıdır. Ama bu soyutlamanın üst basamaklarında sokaktan kopma tehlikesi her zaman vardır ve “Turhan”, böyle tehlikeli bir basamaktan önceki noktada durmayı bilen bir yaratıcı imzadır. Benzerinin bulunmamasının nedenlerinden biri de, herhalde budur.
Gelmek istediğimiz nokta ise şu sorudur: Sokağın mizaha giriş yordamıyla ilgili bu cepheleşmenin, bu sürtüşmenin, acaba sol siyasetin tamamen dışında bir kavga olduğunu düşünebilir miyiz?
Düşünemeyiz.
Bu sahne ve aktörleri ile emekçi sınıfların iktidar mücadelesi arasında büyük paralellikler var.
Sokaktayız.