Yurdakul Er
MDD, Biz ve Avrupa Solu
Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:36 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:36
Mülkiye'nin ve Türkiye ilericilik tarihinin "namı büyük" kavgacılarından Mizancı Murad, haklı mıydı? Geçmiş zaman, galiba Hilmi Ziya Ülken de yazmıştı, Türkiye ilericiliğinin ataları, Jön Türkler, Avrupa'da sosyalist olmayı kabul edebiliyorlar, ama Türkiye'de kendilerine en fazla "meşrutiyetçilik" düştüğüne inanıyorlardı.
Mizancı Murad'lardan el alarak ortaya çektiğimiz bu çok taraflı bahaneciliği, aslında, 1917'de gömmüş sayılmalıydık, ama daha hâlâ, böyle tuhaf bir çifte standart cennetinde yaşamak zorunda olduğumuzu görüyoruz. Yine de Türkiye'deki MDD'cilik (*), ki Türkiye sol mücadelesinden çıkarılmış özgün bir siyaset dersi, hatta kategoridir, tüm varyasyonlarıyla, bu çifte standardı CHP'cilik tabelasıyla 2010'lara kadar taşımayı kolaylaştırdı.
Mizancı Murad, 100 yıl önce haksızdı. Ama sonraki zamanlarda onun her renkten ilerici varyasyonları veya takipçileri de haksızdı. Hadi biz bunların hepsine demokrat veya devrimci demokrat diyelim. Haksızdılar.
Ama yer yer kavgacı ve fedakardılar da...
Şöyle veya böyle, emekçi iktidarı için mücadele tarihimizin en önemli bir halkasında -Metin Çulhaoğlu'nun unutulmaz bir makalesini eğip bükerek söylersek- "doğruda durmamanın felsefesini" içselleştirmiş olduk.
Bir dönem, hem bayağı uzun bir dönem, Avrupa'da sosyalist veya komünist partileri destekleyen, öyle niyetler taşıyan, ama yakın dönem Türkiye'sinde hep CHP'ci çizgiye destek atan şizofrenlerin egemenliğinde bir mücadele "felsefemiz" oluştu. İlericilik tarihimiz, böylesine derin kişilik bölünmeleri yaşayan bir insanlık realitesinden geçti. Hâlâ da geçiyor.
Gelenek, kendi başına ve olumsuz yüzüyle, gerçekten çok inatçı ve yapışkandır. Nüfuz alanlarından ha deyince çekilmiyor hep başka başka giysilerle sahnede bir rol kapmayı başarıyor.
Böyle bakınca, tarih içindeki devamlılık açısından okuduğumuzda, Mizancı Murad ile, bir başka âlemde de olsalar, Plehanov ve Kautsky arasında köklü bir zemin farkı olduğunu söylemek zordur. Son iki isim elbette çaplarıyla ve proletarya kavgasındaki yerleriyle çok farklı bir profil vermektedir. Ama...
Ama, Batı'nın daha gelişkin, "bizim" ise daha az gelişebilmiş olduğumuzu düşünenlerin, Mizancı Murad kolaycılığından kaçması zordur. Farklı bir zeminde de yer alsa, Plehanov-Kautsky çizgisi, azgelişmişin gelişmişin daha önce geçtiği yolu önerme ("demokratizm") tuzağını kurmuş sayılmalıdır.
Toplumsal mücadelenin böyle cilveleri çoktur.
Ancak, ne olursa olsun, gelişmiş veya zengin ya da emperyalist metropollerle, azgelişmiş veya daha yoksul ya da merkeze bağımlı kapitalist ülkeler arasında köklü -nitel- farklar yoktur. Emperyalizm çağında böyle şey olmaz. Hele şimdi, hiç.
Fakat Mizancı Murad zihniyeti veya Plehanov-Kautsky çizgisi, arada ülkeler, bölgeler, rejimler arasında köklü farklar yattığı iddiasındadırlar. Onun için, Batı'da sosyalist veya komünist olmayı seçme hakları bulunduğunu, yani oralarda elbette sosyalist devrimin gündemde olduğunu kabul ederler. Ama örneğin azgelişmiş Türkiye'de, 1917'de de Rusya'da, bunun için vaktin henüz çok erken olduğu inancındadırlar.
Bugünkü durum çok farklı değildir.
Gelmek istediğimiz yol, Avrupa'nın motor ülkesi Almanya'daki Sol Parti'nin ve pek bir benzeri de bulunmayan Oskar Lafontaine'in kavgasıyla bağlantılıdır. Lafontaine, haziran ayı başındaki saçma sapan Avrupa Parlamentosu seçimleriyle eylül sonunda yapılacak genel seçimlerde, halktan destek isteme turlarına çıkmış bulunuyor. Bu destek talebinde bulunurken, Almanya'nın da üzerine bir "tornadonun" yıkılmak üzere olduğunu, özellikle işsizliğin eylül seçimlerinden sonra patlak vereceğini, bu arada 20 milyonu aşkın emekliyi çok daha zor günler beklediğini hatırlatıyor. Sosyal demokratların eski genel başkanı, bugün Sol Parti'nin başında işsizlik tehdidi altındaki işçilere ve 20 milyonu aşkın yoksul emekliye seslenerek "Bizi güçlü kılın ki, egemenler istedikleri numaraları çeviremesinler. Onları engeleyebilelim. Yoksa tornado bu sonbaharda üzerimize çökecek" diye sesleniyor.
Böyle bir çizgi, böyle bir politikacı Avrupa'nın diğer ülkelerinde yok. Fransa'da, İtalya'da, Avusturya'da, Belçika'da yok... Ulus devletin bir azizliği mi? Ülkelerdeki sınıf mücadeleleri hep birbirinden değişik renkler ve sürprizlerle yürüyor. Birini diğerine indirgeyemiyoruz. Ama ulus devletin en acımasız düşmanlarının da hep metropollerdeki böyle başarılı sol girişimlerin kopyasını önermeye teşne olmasını açıklayamıyoruz. İsteyen bizdeki anlamsız "çatı partisi" sevimsizliğine bir göz atabilir.
Almanya'da emekçi sınıflar için önemli olanaklar barındıran bu siyasal çıkışın, Türkiye'ye ancak CHP'cilik olarak tercüme edileceğini ve büyük bir yıkımı tetikleyeceğini söylemek herhalde haksızlık değildir.
Söylemiş olalım.
Mizancı Murad'la başladık, Sol Parti ve Lafontaine ile bitirelim: Mülkiye'nin unutulmaz hocasına böyle bir reddiyeden, bugün, "Avrupa'daki solu bize ithal edelim" kolaycılığı çıkmaz herhalde.
Şu çıkar: Bizim gibi ülkelerde, ancak bizim kendi sınıf mücadelesi pratiklerinden çıkardığımız dersler yolumuzu aydınlatabilir. Dışarıdaki gelişmeler bize sadece bir fikir verebilir.
Türkiye'deki sol mücadelenin zengin tarihini ve içeriğini bilmeyen cahillerin, İngilizce kekeleyerek, Trotski veya Kautksy metinlerini yeni keşfederek bir şeyler söyleyebileceğini sanmıyoruz. Bunlar sadece mücadelemizin derinliğine, geleneğimizde duran ama ancak bizim bugünden devrimci müdahaleyle çekip alabileceğimiz zenginliğe, sosyalist bir iktidar kavgasına engel olurlar. İşleri bu.
Bizim dışarıdan öğreneceklerimiz yok değil, herhalde vardır, ama bunlar, bizim dışarıya öğreteceklerimizden daha fazla değildir. Çoktandır bu ok tersine dönmüş bulunuyor.
Dolayısıyla Lafontaine'i Türkiye'de arama işini Trotski, Kautsky veya Stalin'i Türkiye'de aramaya meraklı yarım akıllılara, eski sola, bırakmakta yarar var.
Bu kolaycılık Lenin Okulu'na yakışmaz.
Biz, unutulmuş ve unutturulmuş bir edebiyat adamımızın, Türkiye'de maddeci eleştiriyi kuran bir yalnız adamın 60'lar Türkiye'sinde yazdığını aklımızda tutalım, yeter: "Nurullah Ataç'tan öğrenmek değil, Nurullah Ataç'ı öğrenmek, onu tahsil etmek önemlidir" diyordu örneğin o zamanlar bir yol önerirken.
Tarihimizi dışarıya ancak böyle bir hırsla açabilir ve sınıflar mücadelesinde kendimize ancak bu iradeyle yeni mevziler kurabiliriz.
Yapmayanlar, demokrasinin tokatlayıp durduğu ruhsuz paspaslardır.
Aramıza da sızarlar.
Etkisizleştirerek affederiz.
---------------------------------------
NOT:
(*) Türkiye'de sosyalizmden önce bir demokratik aşamayı zorunlu sayan ve solculuğun da "amentüsü" haline getiren bu "fikr-i sabit", bugün artık AkP'nin de temsil edebildiği -veya AkP'yi de temsil eden- bir sözde devrimcilikti. Türkiye'de feodal kalıntılar olduğunu, burjuvalaşmadığımızı savunuyorlardı. Burjuva demokratik devrimin tamamlanmadığını ileri süren bu kesimin bazı "pirleri", ömür defterlerini kapamaya yakın, bugün yani, AkP gericiliğinin kitlesel başarısını, "burjuva demokratik devrimin tamamlanması" falan diye selamlayabildi. Tarihimiz, hele hele son yarım asırlık devrim tarihimiz çok zengindir ve Batı'nın içimize saldığı dayak arsızı olmuş şamar oğlanları, ki pek bir radikal görünen Sungur Savran bunlardan galiba en haddini bilmezidir, bu tarihten hep habersiz kalmayı yeğlediler. O nedenle 11. Tez diye bir dergi/kitap dizisinin -galiba- ilk sayısında, Türkiye'de burjuva devriminin yapıldığını insanın yüzünü kızartan bir pervasızlıkla, sanki bu bizim acılı tarihimizin sonucu değil de onun sorunlu İngilizcesiyle dışarıda okuduğu kitaplar sayesinde yakaladığı bir bulguymuş gibi ortaya koyuveriyordu. 1986 falan olmalı. Bir serzeniş, yıllardır aklımızın bir köşesinde yanar durur: O sırada hapisliği yeni sona ermiş Metin Çulhaoğlu'na bu yazıdan ve Savran'ın "tezlerinden" söz ettiğimizde, Çulhaoğlu, "Bu arkadaşlar Türkiye'de bir Milli Demokratik Devrim-Sosyalist Devrim (MDD-SD) kamplaşması yaşandığını, o büyük tartışmaları hiç duymamış mı?" diye sormuştu. Çok manidardı bu. Batı demokrasisinin Türkiye soluna da sızmış bu dayak arsızı kapıkulları, elbette Sungur Savran veya Murat Belge ya da Ömer Laçiner'le sınırlı değildir. Ancak bu demokrat sürünün "cibilliyeti" bir başka yazının konusudur. İleride tekrar döneriz.