Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Yurdakul Er

Kıvılcım? YURDAKUL ER

Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:36 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:36

Krizin en önemli göstergelerinden biri, çıkarları hiç de öyle taban tabana zıt olmadığı halde, egemen sınıflar içi kimi odakların artık boğazlaşmaya başlamasıdır. Belki de "deniz bitti" telaşıyla birbirlerine giriyorlardır. Malum yeni kamu yatırımlarıyla açılıp burjuvaziye söğüşlemesi için devredilecek "verimli alan" kalmadı ortada. O nedenle, hızla daralan piyasaların yeniden paylaşılması gerekiyor.

Bir dünya savaşının gölgeleri veya ateş yağmuru altındayız.

Bizim gibiler için mülk sahiplerinin böyle neredeyse ölümüne kapışması, bir sürpriz değildir.

Sürpriz değil tersine, sistemin gereğidir.

Marksizm için burjuvazi, sonuçta, kendi mezarını kendisi kazan bir tarihsel kategoridir. Fakat bu kadarının yetmeyeceğini, yani burjuvazinin kendi kazdığı mezara tıpış tıpış gidip bizzat uzanmayacağını Lenin Okulu'nu doğuran iktidar deneyiminden beri iyi biliyoruz. Ekim Devrimi ile birlikte marksizmi kurtaran bir okuldur bu sözünü ettiğimiz. Marksizmin Ekim Devrimi'ni değil, Ekim Devrimi'nin marksizmi kurtarıp yeniden kurgulamasından söz ediyoruz. Bu saptamanın yanlış anlamaları kolaylaştırmayacak bir dikkatle kullanılmasında elbette yarar var. Neyse...

İyi.

İyi ve dünya sisteminin efendileri arasındaki son kapışmaları, gerçekten, böyle bakarak daha rahat okuyup anlamlandırmak mümkün.

Erdoğan'ın temsil iddiası taşıdığı ve Batı'daki cahil medyayla emperyal patronların çok sahiplendikleri bir Calvinistler "ordusu", hadi "dindar sermaye" diyelim, yerleşik sermayenin boğazına sarılmış görünüyor. Tersinden de benzer bir tablo var: Koç ile Sabancı'nın ilk elde akla geldiği yerleşik ve "elitist" sermaye de bu dinci meydan okumanın boğazına el uzatmaya başladı.
Mecbur kaldılar.

Paylaşacaklar. Aralarından bazılarını tasfiye edecekler. Kanlı bir tablo, evet...

Ancak, bu, sadece Türkiye'ye özgü bir tablo değil.

ABD'nin, dostlarıyla birlikte Afganistan ve Irak'a saldırmasını, bir Sudan'da "sosyal kapitalizmin" temsilcisi Çin'in ABD ve AB ile pazar savaşına girmesini, yine Rusya'nın biraz daha sosyal kapitalizmi ile neoliberal canavarlık aşamasındaki Batı kapitalizmi arasındaki son sürtüşmeleri başka nasıl yorumlayacağız?

Emperyalist-kapitalist dünya sisteminin böyle tehlikeli sürtüşmeleri, sosyal piyasa ekonomisinin genlerinde yatıyor. Burjuvazinin, daha genel bir deyimle "mülk sahiplerinin" şu ya da bu katmanı, diğer kardeş katmanlarla arasındaki sorunları eskisi gibi çözemiyor.

Bir savaşın önünde bulunuyoruz.

Rusya ile Gürcistan bir sıcak çatışma içindeyse, eğer AB, ABD desteğiyle Balkanları paramparça edebilmişse ve çözülmez sorunlar önünde kan pazarlıyorsa, Çin yeni ataklarla yerleşik kapitalizmin eski sahiplerini sıkıştırıyorsa, bunun bizdeki Tayyip Erdoğan ve Doğan Grubu -hatta TÜSİAD- arasında patlak veren çatışmalardan bir farkı yoktur.

Tıpatıp benzemeseler de, biri diğerinin izdüşümüdür ve bu konuda bir öncelik garantisi bulunmuyor.

Bunlar var ve genelde böyle bakan arkadaşlarımız da çoğunlukta. Sorun şu: Eğer egemen sınıflar, kendi aralarında kan içmeye yemin bile etmiş iseler, sermayenin doğal ölümünden, hatta kendi kendini tasfiyesinden, sönümlenmesinden falan söz edebilir miyiz?

Edemeyiz.

Lenin Okulu'ndan sonra, böyle bir kolaycılık mümkün değildir: "Yahu adamlar birbirinin gözünü oyuyor, işte işçi sınıfı devrimcilerinin önü açılıyor" demek, sıradan bir Kautsky iyimserliğinin tercümesidir altı üstü. Burjuvazinin, işçi sınıfından daha gelişkin bir içgüdüye sahip olduğunu hatırlamak zorundayız.

Bu da önemli değil.

"İşte sermaye birbirini yemeye başladı, ama ortada bir ilerici iktidar odağı bulunmuyor" diyenler çoğunlukta, tamam, ama buna rağmen söylenmesi gereken şudur: Çağdaş kapitalizmde iktidar ilişkileri bir ışık hızıyla değişebilir. Sınırların geçersizleştirildiği bir dünyada, her tür sınırın ihlal edildiği bir âlemde, dönüşümlerin şaşırtıcı bir hızla sahneye çıkması doğaldır. Tüm dengeler bir anda tarih olur ve şu anda hiç mümkün görülmeyen ittifak ve iktidar olanakları siyaset sahnesine ağırlığını koyar.

Bunun tercümesi, iktidar için ittifaktan kaçmamaktır.

Yoksa biliyoruz, elinizi sallasanız, "Tamam, yönetenler eskisi gibi yönetemiyor, yönetilenler de eskisi gibi yönetilmek istemiyor, ama ortada bir alternatif yok şu sol partiler seçimlerde yüzde kaç oy aldı?" diye soran solcuya çarparsınız.

Ortam son derece kızışmış ve patlayıcı gaz oranı çok yükselmiştir oysa. Küçük bir kıvılcım, tüm dengeleri bir daha geri gelmemecesine imha edecek bir patlamayı, yepyeni bir ittifak ve iktidar olasılığını gündeme getirebilir.

İşte önemli olan, o kıvılcıma hükmedebilmektir.

Artık hep birlikte bağırmaya başladılar. Türkiye'de ve dünyada, ABD'de, Kafkasya'da, Almanya'da, küresel kapitalizmin ağır bir resesyona sürüklendiğini biliyoruz. Bu resesyondan her yerde devrim çıkmaz. Ama Türkiye'nin bir devrime gebe olduğu doğrudur. Devrim olmazsa, Türkiye'nin tasfiye edileceği kesindir.

Devrime gebe olduğu için de görünürde herkesin kolayca sezebileceği bir "aday" bulunmuyor.

Hep öyle olur.

Artık iş kıvılcıma gelip dayanmıştır.

Kıvılcım, tanımı gereği, anlıktır. Öncesinde ve sonrasında görülmez. Devamlı, hiç değildir.

Devrim, galiba biraz da bunun için tılsımlı bir şeydir.

Yurdakul Er 'ın Son Yazıları