Yurdakul Er
Gariban Kültürü: Aşağılık Kompleksi
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:01 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:01
Türkiye devrimcilerinin başına dert ve hep sağı besleyen o “gariban kültürü”, bir başka düzlemde elbette iflah olmaz bir “aşağılık kompleksi” halinde sahne alacaktı. Öyle de oldu. Bir köprü yani.
Nasıl mı?
Belki şöyle: Şimdilerde zaman zaman rastlıyoruz, sağda solda –ama kesinlikle sosyalist bir inadın ya hissedilmediği ya da açıkça düşman yerlerde- şiirler, yazılar falan yayımlıyorlar. İşte, misal, Yasak Meyve’den Varlık’a, Kitap’lık’tan Sözcükler’e, Mesele’den Gösteri veya Notos’a, artık nereyi boş bulurlarsa orada, zaman zaman adlarını görüyoruz. Ama taşıdıkları damgadan da iyi biliyoruz: Hepsi aynı sürüdendir. Cesetlerden bir ordu yani.
Bugün Türkçe çerçevesinde icra edilen tüm sanat pratikleri, bu sürünün elindedir ve hepsi halinden memnundur. Yani yoldan bile isteye çıktılar ve çok da etkilidirler.
Oysa, ne diyorlardı?
Bunlardan bazıları, çok gençtiler ve 12 Eylül’den önce şiirle, yazıyla falan uğraşırlardı. Okurlar ve yazarlardı. O zamanlar, misal, İsmet Özel’e bakıp bakıp iç geçirir ve içinde bulundukları sol cenahı, böyle “değerleri” içinde tutamadığı için “eleştirirlerdi”. Bu eleştirinin, serzeniş değil açıkça kin olduğunu, sonraki yıllarda yaşımız ilerleyip yollar da ayrılınca öğrendik.
Trajik bir meşrulaştırma yordamına sahiptiler aslında.
Devrimci bir solun, böyle iyi sanatçıları, usta şairleri, romancıları, ressamları, müzisyenleri, tiyatrocuları vs mutlaka kendi bünyesinde tutması gerektiğine iman etmişlerdi. Okumuyor değillerdi, tamam, meraklıydılar, hatta bazıları gençlik hızıyla epey sayfa da karıştırıyordu, fakat trajedi tam o noktada başlıyordu. Kültür ortamında bağışıklık sistemleri sıfırdı. Altında inledikleri aşağılık kompleksi, devrimci oldukları için bir suç işledikleri duygusu, böyle bir bağışıklık sistemi kurmalarına izin vermiyordu. Bunlar okudukça, kendilerinden, solculuklarından, devrimci kanadın içinde bulunmaktan utanır hale geliyorlardı. Sovyet sisteminden biraz da ve bir de bu nedenle çabucak nefret ediyorlardı.
Şimdi kendisi sermayenin bir paspası Ufuk Uras’a yeni bir oyuncak, yani parti, kurmak üzere çağrıda bulunan kimi “kurucu paspaslara” bakınca görüyoruz: Bunların bazıları, o dönemin köylü kafalı “sanat memurlarıydılar”. Cahildiler. Onların sözde sosyalist sanat güzellemesine takılan genç insanlar, hızla uzaklaştılar. Şimdi hep beraber, reel sosyalizmin sanat-düşünce âleminde fahiş hataların hüküm sürdüğüne dair imanlarıyla yaşıyorlar. Örneğin bu eskinin cahil TİP-TSİP-TKP memurlarından bazıları 40 yaşından sonra Dostoyevski’den falan haberdar olduğunu söyleyince bir şey değişmedi. Çünkü tüm itirafçılar artık hep bir aradaydılar: Paspas ordusu.
Başta, köprü falan demiştik... Gelmek istediğimiz nokta şu: Elbette aşağı sınıfların, yani toplumun ezilen, eğitimsiz ve haksızlıklara uğrayan, gelişememiş sınıflarının temsilcisi solun, en büyük tuzaklardan birine şerbetli olmadığını o zamanlar bilemiyorduk. Orhan Gencebay’ın adına yazılan “gariban kültürü”, o korkunç aşağılık kompleksi, halk değerlerine dönüşmüştü ve sınıf mücadelesinin yeni bir aşamasında, generallerin darbesinden sonra, neredeyse olduğu gibi sağa açılmıştı. Kolayca.
Aşağılık kompleksi, sınıf mücadelemizin temeline içkin bir hastalıktır. Hadi, bir mikroptur diyelim. Bu mikroptan tümüyle kurtulmamız mümkün değil. Zaten sınıf mücadelesi dediğimiz şey, biraz da bunun için var. Ancak o mikropla mücadele edersek, ona karşı şiddet uygularsak, böyle bir tuzağı etkisizleştirebiliriz. Sözünü ettiğimiz şiddetin, entelektüel bir şiddet olduğunu eklemeye gerek yok herhalde... Bu, eski solda hiç yoktu.
Şimdilerde, “AkParti-AsParti” sahnesinde tezgahı açmış olan yazar-çizer taifesinin, eski soldaki bu aşağılık kompleksini yeni boyutlar kazandırarak devraldığını, yani daha da aşağıya çekerek her türlü ilericiliğe düşman bir şiddete dönüştürdüğünü görüyoruz. Liberaller, Türkçüler ve Kürtçüler, şeriatçılar, el ele vererek bir cephe kurdular.
Epeydir bu cepheyle yüz yüzeyiz.
O nedenle canlı, yanlış bulduğunu bağıra bağıra söylemekten çekinmeyen, derinlikten ve şenlikten korkmayan, hüzünmüş, kedermiş, böyle şeylere hiç prim vermeyen yeni bir sol kuşağın sahneye çıkmasına sevinmeliyiz. Bu süreci daha da hızlandırmalıyız.
Şimdilerde Orhan Pamuk üzerinden de pek satan şu “hüzün” denilen şey, özünde gariban kültürüdür, bir yanıyla küçük burjuvazinin malıdır ve hep halkı satanların pazarladığı bir şeydir. Devrimci hüzün olmuyor. Acılarımız oluyor, tamam, ama devrimcinin bu tür tehlikeler ve tuzaklar nedeniyle hüzne yeri ve zamanı bulunmuyor. Şöyle söyleyelim: Devrimci dostlarımızın ölümü nedeniyle kapıldığımız bir duygu (“acı”) değildir hüzün, tersine, egemen sınıfların bize karşı kullandığı bir silahtır artık. Bu silahı hedef alan entelektüel bir şiddeti, notalardan, renklerden, harflerden, ses ve ışıktan hareketle yeniden yaratmak zorundayız. Siyaset, işte.
Eski solu sağın tetikçisi haline getiren bu tür köprülerden, gariban ideolojisinden artık tümüyle sıyrılmak zorundayız. Buna prim veremeyiz. Elimizde pek az “sanatsal tutamak” kalacak diye de hiç üzülmeyelim. Olsun.
Sanat, artık bir bütün olarak oligarşinin, burjuvazinin, demokrasinin falan malıdır. Bizi ilgilendiren, yine Mesut Odman Hocamız’ın o unutulmaz formülasyonundan hareketle söylersek, şudur: Aklını sosyalizmle bozmuş, yani aklını devrim ve sosyalizme yazmış yeni bir kuşağın, aklını demokrasiyle bozmuş “eski sol-liberal-dinci” koalisyonuna, mevcut gerici cepheye bu alanda da darbe vurması şart.
Hüzün, isyan olmuyor.
Devrim, o nedenle de bir şenliktir.