Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Yurdakul Er

Celil’e, Borcumuza ve Bir Komünist Şaire Dair

Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:59 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:59

Aziz Nesin hep dünyanın en borçlu insanı olduğunu söylerdi bu borcu ödemek için yaşadığını, çok yazdığını iyi biliyoruz. Tuhaf bir borç bu: Halka ödenmesi gereken, ama ödendikçe artan bir borç. Aziz Nesin’e veya şimdilerde bir komünist şairimizin, Enver Gökçe, kitaplaştırdığı hayatını okur önüne çıkarmak için uğraşan yazar Celil Denktaş’a bakıp “yazıyı doğuran borç” da diyebiliriz: Miras işte.

Öyle olmasa, bu mirası kabullenmiş olmasa Celil, hiç bu kadar çırpınır mı?

Türkiye’nin en iyi okullarını bitirip en büyük şirketlerinde yöneticilik de yaptıktan sonra, bu kirli âleme sırtını dönen, uzun bir süredir neredeyse sadece kaslarıyla ekmek parasını çıkartan bir adam, bir Kuzey Avrupa şehrinde sabaha karşı işinden dönüyor yorgun argın ve son gücüyle okumasını, yazmasını sürdürüyor.

Neden peki?

Bu borç...

Celil’in borcu...

Bizim borcumuz. Kaynağı belirsiz, ama ödendikçe büyüyen ortak borcumuz. Yoksul bir halka, büyük felaketlerden geçmiş, şimdi artık onlardan çok daha ağırlarına itilen Türkiye emekçi halkına borcumuz. O halk için kavga eden devrimcilere borcumuz.

O yüzden.

Belki modern Türk şiirinin iyi izlerinden ve Türkiye komünist hareketinin ağır yaralı bir şahanı Enver Gökçe için internet sayfasını (www.envergokce.org) açarken de bu “mecburiyetten” hareket etmiştir. Celil, bu. Kendisi kitaplara konu olacak bir adam, “Kavgalarımızı ve kavgacılarımızı kimsesiz bırakamayız, Enver Gökçe’nin sorumluluğunu da ben alıyorum” diye tarih yazıyor. Aziz Bey gibi... Gerçekten tuhaf bir borç bu...

Celil Denktaş’ın Enver Gökçe için 30 yıl üzerinde çalışıp geçen yıl tamamladığı ve komünist şairin yakınlarıyla yapılan mülakatlar üzerinde yükselen kitabın bir bütün olarak yayımlanması için çabaları sürüyor. Çalışmanın bazı bölümleri çeşitli dergilerde, tabii “tadımlık” boyutlarda, yayımlanmıştı. Celil, ilk kez 25 yaşında bir devrimciyken yüz yüze geldiği Enver Gökçe’nin Türkiye’si ve Türkçe’sini genç kuşakla buluşturmaya çalışıyor. Bu kapsamlı çalışmanın sadece Enver Gökçe diye bir komünist şairin profilini vermekle kalmayacağını biliyoruz. Genç kuşağın da bilmesi gereken odur zaten. Dolayısıyla, kitabın mümkün olduğu kadar çabuk okur önüne çıkması için zamanı çekiştiriyoruz.

Rasih Nuri İleri, Mihri ve Sevim Belli, Arif Damar, Muzaffer İlhan Erdost, Remzi İnanç, Günel Altıntaş, Ayten ve İhsan Atar’ın tanıklıklarına Güray Öz, Efe Duyan, Cansu Fırıncı ve Osman Çutsay’ın deneme ve araştırmaları eşlik ediyor. Kitabın mimarisini oluşturan ve omurgasını bizzat çatan Celil Denktaş ise, sınıf edebiyatını temsil eden Enver Gökçe’nin peşinde, Günel Altıntaş türünden kayıpları da bulup yeniden tartışma gündemine oturtuyor.

İyi.

İyi de neden?

Celil’i, hayatın zorlukları içinde bir de bu yükün altına, üstelik karşılıksız girmeye iten nedeni nerede aramamız gerekiyor?

Geçmişimize bakmak, geleceğimizi kurmak ve geçmişten olumlu anlamda kopabilmek için önemli ve o kavgada sessiz sedasız aramızdan çekilenlere bir vefa borcu içeriyor. Orada arıyoruz. 60’ların sonunda ilk şiirleriyle görünen, bugünün gazete köşelerinde ise pek az rastladığımız bir düşünsel-siyasal yoğunluğun sahibi Güray Öz, kitap için kaleme aldığı yazısında, kendine özgü diliyle, Enver Gökçe’nin “ağır ağır akıp giden mağmanın şairi” olarak resmini veriyor. Öz’ün yazdığı şudur: “Enver Gökçe’nin şiiri, içinde ateşler yanan bir şiirdir. Ondaki gizli hüzün, eksik kalan hayatların, yarım kalan kavganın hüznüdür. Umudunu hiç yitirmemiştir Enver Gökçe. Mücadele edenlere duyduğu derin sevgi ve saygıyı, kendini bir yana bırakarak anlatmaya önem verdi hep.”

Bu insanı tanımayan var mı?

Bu insanı tanıyan var mı?

Gelmek ve bağlamak istediğimiz nokta burada: Malum, biz bu köşede çok sık eskinin boğucu gücüne ve yeninin gerekliliğine vurgu yapıyoruz. Eskiyi çok iyi bilmeyen onu gömemez ve yeni olanı da kuramaz. Reddetmek için bilmek başkadır, bilip esiri olmak başka.

Devrimcilerin geçmişle ilişkisi yeniyi kurma inatlarında bir anlam kazanıyor. Bizi eskiye bağlayanlardan çok daha fazla, eski veya geçmiş ile ilgilenmek zorundayız.

Yaptıklarımız da burada aranmalıdır.

Ancak, sorun bu değil.

Sorun, bütün bu çabaların, Celil’in çabasının, o karşılıksız sevgi ve sorumluluğun, yeni kuşaklarca anlaşılmak istenmemesindedir. Örneğin, hiç üstüne alması gerekmediği halde, Celil Denktaş’ın böyle yüklerin altına girip Enver Gökçe ve zamanını simgeleyen bulguları, tanıklıkları, fotoğrafları, sesleri, araştırmaları vs genç kuşakların önüne koymak için çırpınması, hak ettiği özenle karşılanmıyor. Bu gerçekten kan ve ter içinde üretilmiş, yayımlandığı anda yeni edebiyat tarihimizin de müjdesini verecek kitabın basımıyla ilgili tıkanmalar var. “Olsa da olur, olmasa da” bakışı, yoksa en üstüne titrediğimiz düzlemlerde de varlığını koruyor mu?

Demek Celil yanlış yapıyordu.

Üstüne vazife olmayan yüklerin altına girmekle haddini aşmıştı. Öyle mi?

Mütevazı, ama gerçek değerine, hak ettiği kuşakla buluştuğunda kavuşacağını bilen bir Türk yazarı, Avrupa’nın kirli kuzeyinde bir kentte, tarihimizdeki acılara sarılmış sevinçleri, değerleri ortaya sermek için didiniyor. Bazen kuyudan adam çıkarıyor. Araştırıyor, yazıyor, zaten yazmak için yaşıyor ve doğrusu hiç hak etmediği bir ilgisizlikle de boğuşuyor. Şikayetçi değil. Ama yorucu olduğu kesin.

İşte gecenin ucundayız. Karanlık hâlâ hükmünü sürdürüyor. Celil, bu satırlar tamamlanırken, sabaha doğru, yine yorgun, evine dönmüş ve kalan son gücüyle birkaç satır daha okumaya çalışıyordur. Ya da notlarını derliyordur. Bir borç ödüyor çünkü. Ne kadar geç uykuya teslim olursa o kadar iyi.

Enver Gökçe bir biçimde devam ediyor.

Bu tür mirasçılar varlığını koruduğu sürece, bu kavgada yenildiğimizi kabul edemeyiz. Kavga böyle bir yatakta sürüyor.

Borç, yeni ortaçağımızda, demek bir de böyle ödeniyor.

Celil, onu ödüyor ve bu satırların yazarına da, gecenin içinde, o yorgun, ama çalışkan ve düzgün yazarın hayali önünde saygıyla ayağa kalkmak, sessizce “Sağ ol!” demek kalıyor.

Yurdakul Er 'ın Son Yazıları