Yurdakul Er
“Büyük Koalisyon” ve Dış Destek
Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:36 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:36
Anayasa Mahkemesi'nin eski başkanlarından Yekta Güngör Özden, bir süre önce Türkiye Newsweek'te, utana sıkıla "Devletin tepesinde uyum olduğunu" ihsas etmeye çalışıyordu. Araya sıkıştırmış...
Buna yeniden döneceğiz.
Biz, bir başka "arslan parçası"na bakalım.
Zor durumda çünkü.
Yazmasa olmaz. Yazsa hiç olmaz. Kıvrana kıvrana "ihsas ile ima" arasında bir yol arıyor. Trajik bir yanı yok değil: Kendisini önemli bir şey sanıyor. Şımartılmış bir "maraba" oysa en fazla.
Marabaların da en uşağı.
Ama bunların hepsi böyle.
Bir gazeteci ve gazetesinden söz ediyoruz. Medyadaki arslanların, kendi başlarına bir anlam taşımadıklarını, sadece sermayenin sıra neferi olduklarını, zamanı geldiğinde limon gibi sıkılıp bir kenara atılacaklarını biliyoruz. Yeni ortaçağda halkın kanıyla beslenen hain uşaklardan oluşmuş sofra döküntüsü "maraba" ordusuna, insan daha güzel başka nerede örnek bulabilir? Medya işte...
Metin Münir imzasındayız: Bu Kıbrıslı tuhaf adam, İngilizce dünyaya haber satarak bir yerlere gelebilmişti. Kuvvetli olduğu sanılan İngilizcesi sayesinde, o da artık ne kadar kuvvetliyse, hep bir yerlere tutunabildiğini biyografisine bakınca görmek kolay. Fakat kitaplarına, köşe yazılarına rağmen ciddiye alınacak bir yazar olduğunu ileri sürmek zor. Açık konuşalım: Böylelerinin önemi ve değeri, -bir insanlık suçu olan- amele pazarlarındaki işgücüne patronların biçtiği önem ve değer kadardır. Ama bazı haberleri yakalayabildiği ve pazarladığı elbette kabul edilmelidir. İstihbarat, sonuçta medyanın işi değil mi? Bu kadar marifeti göstermek, her sıradan adamın kapasitesine sığar. Metin Münir'in gazeteciliği de böyle bir düzeydedir. İyi.
Demek, soL'un okurları için üzerinde düşünmeye değmeyecek kadar seviyesiz bir yazıcıyla karşı karşıyayız. Ancak bu türün, yine de mükemmel bir başka modelin açığa çıkmasını sağladığını söyleyebiliriz ve sonuçta, sermayenin bu kadar gönüllü uşaklarına bunun ötesinde bir önem bahşedemeyiz. Ama, böyle bir figür üzerinden, bir ilişkiler ağının, hatta neredeyse bir paradigmanın varlık ve işleyiş mekanizmalarını daha rahat kavrayabiliriz.
Siemens'ten ve soL'dan tutarak devam edelim.
Daha önce de haber yapıldı ve üzerine yazmıştık. Siemens, on yıllardır kesin tutarı hâlâ saptanamayan dolgunlukta rüşvet dağıtıyor. 1 milyara yakın bir para cezasını ABD'de yediğine göre "epey bir milyar dolar rüşvet dağıtarak ihaleler aldığını" kabul etmiş sayıyoruz. Aslında her dünya şirketinin yaptığını, yıllık cirosu Türkiye'nin ihracat rakamlarını zorlayan bu dev de yapmıştı. Ama ABD şirketlerinin ayağına çok sık basmaya başlayınca, yakayı -nedense- ele verdi.
Milyarlar dağıtıp, kazandığı ihalelerden yüz milyarlar kazanmak, kapitalizmin karakteri değil midir?
Öyledir ve Siemens de bunu yapmıştı.
Neyse...
Bu konudaki haberler yerleşik Türk basınında pek yer almadı. Muhtemel Türkiye bağlantıları karartılarak haber resmen geçiştirildi. Oysa bu şirketin Türkiye'de de "her sektörde" bol bol rüşvet dağıttığı ve ihaleler kazandığı, neredeyse herkesin bildiği bir "sır". Soru, zaten bu değil
Soru, şu: Kimlere dağıtıldı bunlar?
İşte "acar gazeteci" -daha doğrusu "acar maraba"- Metin Münir, dizginlenerek de olsa, Amerikancılığın verdiği bir küstah gururla, "Almanya'da Siemens rüşvet skandalını araştıran savcılar Türkiye'de rüşvet verilmiş olduğuna dair bazı ipuçları ortaya çıkardı. Olayın herhangi bir resmi soruşturmaya konu olduğuna dair bir bilgi de yok" diye yazabildi 20 Aralık 2008 tarihli Milliyet'te. İşin içine askeri ihaleleleri de katarak. Gerçekten de olay başarıyla karartılıyor.
Bunlar, var.
Medyadayız: Emekçi halkımızın kanıyla beslenen bu "madrabaz marabaların" zeka düzeyi, daha fazlasını kaldıramayacağı ve hadlerini de -maaşları gibi- iyi bildikleri için, olay bu noktada ve rüşvet söylentisi "diktatör askerler de işin içinde" imalarıyla kesiliyor.
Ama hiçbir şey söylemiş olmuyorlar, Amerikancılığın manosunu hatırlatmak dışında.
Metin Münir ve gazetesi, daha doğrusu tüm medya "Portakal, orda kal!" noktasındadır. Zeka ve kapasitelerinin sınırları o noktadadır.
Oysa Siemens'in 1999-2006 yıllarında şirket hesaplarında görülen 1.3 milyar dolarlık kuşkulu ödemelerin arkasında, dönemin Siemens Yönetim Kurulu Başkanı Heinrich von Pierer var. Ama...
Ama "korkusuz gazeteci" imajı vermeye çalışan bir "görevlinin" yazdıklarında, hele hele "Siemens rüşvet ihbarlarını araştırmayan tek ülke" başlıklı yorumunda, Heinrich von Pierer'in adı bile geçmiyor. Buna bir itirazı da yoktur. Ama Münir'in yine de aba altından bir yerlere sopa gösterdiğini düşünmek zorundayız.
Peki, ne oluyor?
Siemens'in Türkiye'de de dağıttığı -muhtemelen- milyonlarca dolarlık rüşvetin ardına düşebilir mi bunlar? Böyle haberler basınımızda yer alabilir mi?
Ortada bir yıldır milletin gözüne sokulabilecek bir gerçek var: Siemens'in milyarlık rüşvet ağını bilen, hatta -muhtemelen- yöneten ve şirketinin ceza almasına yol açan adam, Heinrich von Pierer, daha sorguları sürerken, Şubat 2008'de Koç Grubu'nun yönetim kuruluna alınmıştır. Bu gerçek, yerleşik medyanın herhangi bir parçasında yer alabildi mi?
Almadı.
Yer alsa, bir sonucu olur muydu?
Olmazdı.
Ama birileri hiç olmazsa ruhunu kurtardığını iddia edebilirdi.
Çıt yok.
Türkiye'de ve dünyada etkili bir sol olmadığı, bizde ise ancak şimdilerde başını kıpırdatabildiği için, basın da yok.
Kimse son yılların en cüretkâr bir rüşvetçisinin büyük bir hızla Türkiye'nin en modern ("laik") grubunun yönetim kuruluna nasıl ve neden çekilip alındığını açıklayamıyor. Bu, nasıl bir mesajdır? Dinci medya da bunun üzerine gidemiyor, artık düşünün işin arkasında neler yatabileceğini...
Demokrasi işte budur. Sivil toplum da budur. Yüksek maaşlı düzenbaz marabaların özgürlükçülük pazarladığı ve kapitalizmi cilalamaya çalıştığı bir sahte cennet...
Siemens, 19'uncu yüzyılın sonundan beri Türkiye topraklarında faaliyet gösteriyor. Bu dünya devinin Türkiye'deki sermaye düzenini kendince yemlediği ve tabii yemlendiği kimsenin meçhulü değil. Çok da önemli değil.
Türkiye'nin gizli sahiplerinden bir sermaye grubunun apar topar yönetim kuruluna böyle son derece "şaibeli" bir "manager"i almasından çok daha önemli olan şey, bu tür bir düzensizliğin haberleştirilemeyişidir.
Haberleştiremezler bu koşullarda elleri kolları bağlıdır. Solculuk taslayanlar da haberleştiremezler. Bir yerlerden sinyal bekliyor olmalıdırlar.
Sorun, şudur: Böyle dünya devleri, Türkiye gibi ülkelerde sadece belli yerlere, sabit odaklara rüşvet dağıtmazlar. O hatayı işlemezler. Daima birden çok ata oynarlar. Türkiye'de de özellikle yerel yönetimlerin Refah Partisi, MHP ve AkP gibi dinci ve faşist niteliği belirgin partilerin denetimine geçmesiyle birlikte, bu rüşvetlerin yükselen yeni sermaye gruplarına aktarıldığını düşünebiliriz. Biliyoruz ki, bunun öncesi de var: Askeri ihaleler. Bunlar ayrı bir başlık altında ve yakın bir gelecekte AkP çevrelerinden el alarak gündeme gelebilir. Ama şimdilik gelmiyor.
Neden?
"Büyük Koalisyon"un maddi temellerini mi imliyor yoksa?
Demokrasinin ve demokratlığın ne olduğunu, herkesin bu milyarlık rüşvet olayından hareketle rahatça görebileceği bir noktadayız işte. Yazamıyorlar. Hiçbiri.
Yazsalar da bir sonucu olmayacak zaten, ama o kadarını bile beceremiyor ve vicdanlarını kısa bir süre için olsun rahatlatamıyorlar.
Peki.
Buraya kadar yazılanların pek büyük bir önemi olmadığını yine de itiraf etmek durumundayız. Kimi kime anlatıyoruz? Hele bu gazetede? Ancak böyle bir tablodan, rüşvetin dincilerden laik sermaye gruplarına, oradan laiklik ve demokratlığı kimselere bırakmayan solcu gazetelere ve askeri ihalelere kadar uzanan yaygın bir kuşakta yolculuk yaptığını görüyoruz. En önemli bir sonuç, bu suskunluk ve korumacılığın, iktidardaki AkP-AsP ittifakını ("Büyük Koalisyon") açığa çıkarmış olmasıdır. Hepsi nemalandığı/nemalandırıldığı, en doğru bir Türkçeyle de "yemlendiği" için, birbirlerini tutuyorlar.
Halkın ise bu aşamada, tüm bu ilişkileri görse bile algılaması ve anlamlandırması mümkün değil.
Sokağın ve solun birlikte hareketlenmesi, toplumsal yaşamda daha bir ağırlık kazanması halinde ancak, durum değişebilir. Ama böyle çürütülmüş bir halka, olan biteni, yani laik-dinci sermaye ittifakını, AkP-AsP koalisyonunu, "laik ordu" ile "dinci siyaset" arasındaki sıkı işbirliğini anlatsanız ne olur, anlatmasanız ne olur?
Hiç.
Yine de, biz, bu onursuz kaderin kırılmaya başladığını görmek zorundayız. Otların büyürken çıkardığı sesi duyanların soyundanız madem, bu kırılmayı önceden hissetmeye mecburuz.
Bu his, yoksul halkımızdan nefret etmeyi ve ona küsmeyi de bize yasaklayacaktır.
Gerçi sokağın ve sınıf mücadelesinin yeni boyutlar kazanması, nasıl bir felaketin içinde debelendiğimizin açıklık kazanmasını kolaylaştırır. Ama entelektüel arenada ve medyada önemli açıklarımızın bulunduğunu görmezlikten gelemiyoruz. Tek başına soL, yeterli olamıyor.
"Büyük Koalisyon", yani dinci AkP ile "laikliğin sarsılmaz bekçisi" AsP arasındaki bu paylaşım uzlaşması, Siemens ve rüşvet başlığı altında sıradan bir yolsuzluk haberinde bile gözümüze girebiliyor. Bir örnekolay karşısındayız.
Hep birlikte susuyorlar.
Hep birlikte susturuyorlar.
O zaman, Yekta Güngör Özden'in, girerken değindiğimiz o utangaç saptamasını, böyle bir çerçevede anlamlandırabiliriz: Hep birlikte yıkıyorlar!