Yurdakul Er
Ayaklar Baş Olurken...
Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:36 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:36
Emperyalizmin, sınırları böyle kevgire çevirmesi biraz da aleyhine oldu. Kriz, ha deyince yoksulların gündemine de giriverdiyse eğer, bunun doğrudan sonucudur. Sınırlar, işlevsizleşti.
Sermayenin küreselleşmesi böyle bir şey: "Düvel-i muazzama" ile görece daha az gelişmiş ülkelerin aynı anda, depresyonun eşiğinde bir dünya ekonomisi içinde, çırpındığını görüyoruz. Küreselleşme denilen "keyfiyet", talihsiz bir paralellik üretiyor.
Bunun yeni bir şey olmadığı doğrudur.
Ama günümüzdeki krizlerin, geçmişteki tezahürlerinden farklı sonuçlar vereceği de doğrudur.
Paralellikten söz ettik..
Otomotiv sanayiindeki kriz, aslında çok hoş: Amerikalı sektör uzmanları, Amerikan otomobil sanayiinde iplerin Alman ve biraz da Japon şirketlerinin eline geçebileceğini söyleyip duruyor. General Motors (GM) veya Chrysler kurtarılmazsa eğer, bu geleneksel otomobil devlerinin yerini Volkswagen, BMW ve hatta Toyota gibi "yeni yetmelerin" almasından korkuluyor. Örneğin, Almanya'da GM'e bağlı bir şirket olan ve iflasın eşiğinde bulunan Opel, eğer batmazsa, bu, onun GM'den koparılması anlamına gelecek ve dünya ölçeğindeki rekabette Almanya ABD'ye ciddi bir darbe indirmiş sayılacak.
Tamam, kapitalizm tarihten tümüyle çekilmiyor, ama görüyoruz ki, bu kriz sermaye içinde ciddi bir altüst oluşu zorunlu kılıyor. Bir reorganizasyonla, bir tasfiyeler demetiyle ve adreslerin paldır küldür değiştirilmesi süreciyle karşı karşıyayız. Dünya ölçeğinde..
Demek, sermaye sadece Türkiye'de ve kendi içinde acımasız bir yeniden yapılanma yaşamıyor. Kapitalizm, sosyalizmle gelen zincirleri kırdığından beri, 1989-1990, dünya ölçeğinde birbirini anıştıran altüst oluşlar yaşıyor.
Yani dinci veya daha kibar bir deyimle "mütedeyyin" sermayedarların ("İslami Calvinistler") Türkiye burjuvazisi içinde siyaseten de yerleşikleri iterek, hatta hırpalayarak bir yerlere gelmesi ve hakkını istemesi ile uluslararası ölçekte yaşanan yer değiştirmeler, hatta tasfiyeler, bir paralellik içinde...
Türkiye için, sermaye bünyesindeki bu acımasız oyunların, kapitalizmin bekasını tehdit ettiğini elbette düşünebiliriz. Sonuçta, Lenin Okulu'nun çocukları, zayıf halkayı her zaman öne çıkarırlar ve haklıdırlar. Ama GM veya Chrysler'in yerine Volkswagen, BMW ya da Toyota'nın oturması, kendi başına merkez için ve kapitalizmin bekası adına çok büyük bir tehdit oluşturamaz. Ama bazı iltihap bölgelerinin sahnede öne doğru hareketlendiği de ortadadır.
Parçaların tarihi, verdikleri tepkiler de dahil, birbirlerinden, yani bütünden ve tek tek tarihlerinden farklı çizgilerde gelişebiliyor. Birbirlerine indirgenemiyorlar.
Ancak bir nokta, kesindir: Sermaye, sonuçlarını göremediği bir acımasızlıkla gömlek değiştiriyor. Yılanın gömlek değiştirirken en savunmasız zamanı yaşadığını düşünürsek, depresyonun eşiğindeki bir dünyada, bu sınıfın, içinden geçtiği çatışmalı sürecin sonuçlarını tümüyle algılaması ve kendi çıkarı doğrultusunda yaratıcı önlemler geliştirmesi mümkün değildir, dememiz gerekiyor. Geçici de olsa, bir kendinden geçme süreci yaşayacaktır.
Zayıf halka, bu nedenle hâlâ geçerli bir saptamadır.
Kriz varsa, zayıf halkalar da var.
Kuşkusuz, zenginleri sarsan bu krizin, Türkiye'deki çatışmalı süreci, yani sermayenin yapısal değişimini ve siyasetteki "ihtilâçlı" hak taleplerini içermemesi mümkün değildir ve tersi, Türkiye'deki kaotik dönüşümlerin bu krizle etkileşim içinde olması hiçbir biçimde engellenemez. Engellenemiyor zaten. Birbirlerini tetikliyorlar.
Gelmek istediğimiz nokta, şudur: Bütün bu çarpıntılı, acıtıcı yer değiştirmeler içinde, düşünce kalıplarının kırıldığına ve davranış biçimlerinin eskitildiğine tanık olacağız da, halkımızın ezici çoğunluğunu temsil eden emek cephesi kaya gibi yerinde mi sayacak? Aynı mı kalacak?
Sermaye içinde kıran kırana bir savaş sürecek, üstelik bu, sadece "kenar"da değil zengin mutfağında da ortalığı karıştıracak, ama emeğin temsilcileri eski ilişkilerini, dar bakışlarını ve çıkmazlarını aynen sürdürecekler hiç olur mu?
Birkaç ay içinde her şeyin değişebileceğini, bu sürecin toplumsal yerleşikliği tanınmayacak hale getireceğini neden söylemeyelim?
Yani sadece sermaye sınıfı içinde bir altüst oluş yaşamıyoruz, sadece sermayedarlar alışılmış çözüm kalıplarını çaresizlik içinde bir kenara atmak zorunda kalmıyorlar... Benzer bir süreçten sosyalistler de geçiyor.
Toplumun ilerici temas noktalarında, eski kavrayış ve çözüm önerileri de değişiyor. Bütün algı kalıpları kırılıyor. Eski solun ucuz suçlamaları, temsilcileriyle birlikte tarihe karışıyor.
Yönetenlerin varlıklarını simgeleyen tüm kalıpları kırmak zorunda kaldığı bir zamanda, yönetilenlerin temsilcileri eski at gözlükleriyle sahnedeki küçük yerlerinde kalamazlar.
O nedenle, bütün sivil döküntüleriyle eski sol, Türkiye'nin boğazına çökmüş bir vahşi hayvanın artıklarından yemlenen bu "sivil kalabalık" ve temsilcileri, hak ettikleri çöplüğün içine atılıyor.
Bu kaotik gidişe ancak ne yaptığını iyi bilen, entelektüel şiddetiyle iktidara talip, halkla yeni ilişki biçimleri geliştirebilmiş, yeni güven damarları kurabilmiş yepyeni bir solun dur diyebileceğini görüyoruz.
Var öyle bir sol artık.
Devrim tarihimizin acılı sıra neferlerinden Enver Gökçe, daha geçen yüzyılın ortalarında boşuna şiirini yazmamıştı: "Hepsini ben / Gömmeye gelmişim / Ayakları çıplak / Bir çığırtkan gibi / Avaz avaz / Haykırırım ha la / Ayaklar baş olacak / Ayaklar baş / Haydi ha..."
Ayaklar baş olacak, evet...
Böyle olacak...
Her yerde...