Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Yurdakul Er

Akrebin Ölümü

Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:36 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:36

Neoliberal yapılanmanın sonuçlarıyla yüz yüzeyiz. Bu yıkımın altında kalacağı kesin ülkelerden biri ve hatta kimilerine göre yavaş yavaş da birincisi, Türkiye.

Her şey tüm kapsamıyla 1970'lerde sahneye çıktı.

Gerçi 1970'lerdeki Vietnam ve Nikaragua gibi başarılara rağmen, tarihin çarkının nasıl tersine çevrildiğini bir türlü aklımıza sığdıramıyoruz. Dağı taşı solcu Türkiye'nin, gıkını çıkarmamacasına büyük sermayenin 12 Eylül kırımına teslim olmasını da... Ama, oldu.

Çok başarılı oldular.

Bire kadar kıramadılar bizi, fakat halkı teslim aldıkları ve bu anlamda başarılı oldukları kesin.

ABD'de Reagan, İngiltere'de Thatcher ve Almanya'da da Kohl hükümetleri, sistemlerinden devraldıkları ve kapitalist sistemin doğal mantığı olarak da ifade edilebilecek bir çizgide yürüdüler.

Aynı şey Kenan Evren ve Turgut Özal ile bizde simgeleşti.

Bunlar bilinen şeyler.

Zaten bu konuda bilmediğimiz şey kalmadı.

Sadece, ABD'nin değil, Almanya'nın arka bahçesinde olduğumuzu kabullenmekte güçlük çektik. 12 Eylül Amerikancı bir Ankara-Bonn operasyonuydu. Buna ileride döneriz. Soru, o değil.

Soru şu: Her şey nasıl bu kadar başarıyla sahnelenebildi? İşte bunu, o günlerde ezilen ve yenilen kuşak anlamakta, yenilginin bilgisini üretmekte güçlük çekiyor. O nedenle siyasette, bazı bilgilerin ve yenilgilerin eskidiği dönemlere girerek çıkışlar sağlanabiliyor. Devrim, yenenlerden çok yenilenlerin eskimesiyle güç kazanıyor tekrar gündeme giriyor.

Pervasızca özelleştirmeler, kamuya ait her şeyin pazarlanması ("ülkemi pazarlamakla mükellefim"), emek piyasalarında emekçilerin boğazının sıkılarak "esneklik" sağlanması, sendikaları yerle bir etme, emekçilerin örgütlenmesine getirilen kısıtlamalar, yasaklar... "Emek en yüce değerdir" demek zorunda bırakılan Ecevit gibi sözde sosyal demokratlar... En büyük hizmetinin bu ülkeye komünizmin gelmesini önlemek olduğunu ölümünden önce ağzından kaçırıveren, galiba bu hizmetini ABD ve Almanya'dan gelen yer yer örtülü ödenek paralarına da borçlu Ecevit CHP'si, sermayenin 20'nci yüzyıldaki en güçlü silahı olduğunu kanıtladı.

Bu siyaset sınıfı, sola uzanan toplumu yerle bir edebilmiştir.

12 Eylül, bugünkü felaketi hazırlayan ilk büyük darbedir. Ama toplumsal desteğin olmadığını ve insanları, emekçileri kendi emeklerinden iğrendirircesine ikna etmeyi başarabilmesini, hâlâ anlayamadık.

Çünkü kabul edemedik.

Tek tek her biri Türkçemizin gözbebeği düşünürlerimizden, devrimci kavgadan emekli olmayı reddedenlerden söz etmiyoruz. Onlar, teslim olmayanlar, elbette ışıktırlar, ama bu büyük eğilimi tek başlarına tersine çeviremediler.

Sermaye, Türkiye'yi 30 yıl boyunca kendisinin bile inanmakta güçlük çekeceği bir rahatlıkla önüne katıp sürükleyebildi.

Dedik ya, bunlar herkesin bildiği gördüğü şeyler.

"Ama neden böyle oldu?" İşte bu soruya verilen yanıtlar ve çıkarılan sonuçlar aynı değil.

Nüfusu 72 milyon olduğu ileri sürülen bir halkın, nasıl böyle geçmişte yarattığı her şeyin, solculuk bulaşmış her iyiliğin başdüşmanı haline getirilmesidir, sorduğumuz.

Neoliberal kapitalizmin şimdi kendi kazdığı kuyulara düştüğü iddia ediliyor. Bırakın kendilerini sol içinde gören insanları ve imzaları, finans piyasalarını demokrasinin temeli sayan, bu "demokrasi tarifleriyle" de yerden göğe haklı olan sermaye sözcüleri bile, bir dönemin kapandığını açıkça itiraf ediyorlar.

Devletleştirme hesapları gırla gidiyor.

Ama bir sorun var: Bu halkı, neoliberal canavarlığı kabullenmiş ve geliştirmiş, hatta kişiliğine yerleştirmiş bir insan malzemesini ne yapacağız? Halk dediğimiz bu insan malzemesi, metropollerde veya bizim gibi "kenar" ülkelerde, nereye gidecek? Ne yapacak?

Burada bir sıkıntı çıkar mı?

Nâzım'ın "akrep gibisin" uyarısıyla ilk kez yüz yüze gelmiyoruz.

Bir şeyi hatırlatmak için yapıyoruz: Kahramanları sevmek kolaydır, hatta kahramanlarla yaşamak da kolaydır, ama ya kendisinden hiç intikam alınamayacak olan şey, halk, işçi sınıfı, her türlü bayağılığın altına girmiş ve bunu taşımışsa? Cinayetlere ortak olmuşsa?

O zaman ne yacağız?

Sol için bir yol her zaman kapalıdır: Halktan, emekçi yığınlardan intikam alınmaz. O nedenle tarihin ilk işçi devleti, Sovyetler Birliği, son verilere göre, 27 milyon ölü ve 50 milyonun üzerine sakat vermesine rağmen, Nazi Almanyası'nın şehirlerini, uçaklarla yukarıdan ayrım gözetmeden yerle bir etmedi. Şehir halklarını uçaklardan atılan fosfor bombalarıyla ateşe vermedi. Sovyet halkları üzerinde her türlü insanlık dışı suçu işlemiş, tarihin en büyük soykırımını yaşatmış bir ülkede, halk desteğiyle iktidara gelmiş ve halkın inanılmaz desteğiyle de inanılmaz katliamlar gerçekleştirmiş bir hükümetin halkını, Alman halkını, bire kadar, hedef gözetmeden imha etmedi. Böyle bir savaş suçu işlemedi. "Müttefiklerin" işlediği savaş suçlarına da karışmadı. O nedenle, şimdi her döneğin ve ahlaksızın ağzını gere gere suçlayabildiği Stalin, bu acılı Gürcü, "Hitlerler gelir Hitlerler gider, ama Alman halkı kalır" demek gereği duydu. Bir geleneğin sözcüsüydü. Bir aydınlanma geleneğinin sözcüsüydü.

Halkın, bir bütün olarak korunduğunu biliyoruz sol dünyada.

Bu, doğrudur. Ama temelsiz bir halk sevgisi de değildir ortadaki. Halkların, insanlıktan çıkarılmış da olsalar, emekçi halkların kendi çocukları tarafından ve insanlığın ortak kazanımları doğrultusunda yeniden eğitilebileceğini bilenlerin dünyasıdır sol dünya.

Peki, sorumuz şu: Ne olacak bu halk? 17 yaşındaki çocuklar yaşları büyütülüp asılırken gıkını çıkarmayan, on binlerce evladı işkencelerden geçirilip sakat bırakılır ve erkenden ölüme yollanırken faşist bir iktidarı yüzde 92'lerle destekleyen o halk, bugün nerededir?

Her türlü ahlaksızlığın, en son da AKP'nin "hık deyicisi" bir halktan söz ediyoruz.

Bu suçlara ortak olmuş bir halkı, ancak sadece kendi devrimci çocukları iyileştirebilir, eğitebilir.

Başka ölçüler içinde, şimdi 50'lerin sonu ve 60'ların başındaki Federal Alman gençlerini yeniden yaşayabiliriz. Babalarına ve annelerine Nazi cehennemindeki rollerini "Siz o zaman ne yaptınız?" diye sorarak hatırlatmışlardı. Demokratik Almanya, ise antifaşist bir Alman cumhuriyeti olarak kurulmuştu.

Batı'da yanıt alamadılar. Sermaye tek tük yanıtları kendi lehine çevirmesini iyi bildi. Yeni çağın gereksinimlerini bilemeyen, "sağlıklı bir entelektüel şiddetin" ürünü olmayan solun zaafları da kullanılarak, nazizme karşı kurulmuş cumhuriyetler bile teker teker yıkılabildi. Halklar yıktı.

Biz, Türkiye'deyiz.

Çok ilginç bir noktaya geldik.

Çok ilginç ve çok genç bir siyaset kuşağı, geçmişteki bütün soruları geçersiz ilan ederek yeni sorulara yeni yanıtlar aramaya başladı bile.

O zaman, eskiye hiç benzemeyen zamanlara giriyoruz, demektir.

O zaman, eskiye pek benzemeyen bir devrimciler kuşağına hazırlanıyoruz, demektir.

Akrep, ölmüştür.

Yurdakul Er 'ın Son Yazıları