Yavuz Alogan
Eşyanın tabiatı
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:04 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:04
“Eşyanın tabiatı” ya da “hayatın normal akışı” gibi laflar beni hep neşelendirmiştir. Aslında burada ilkel olmakla birlikte sağlam bir determinizm de vardır. Eşyanın kendi tabiatına uygun etkiler yarattığını biliriz: ateş yakar, su ıslatır gibi… Hayatın da normal bir akışı vardır: at yetiştirmek apartman hayatının değil çiftlik hayatının normal akışına uygundur gibi…
Aynı mantık siyasette de geçerli. Mesela, solcu/sosyal demokrat olduğunu iddia eden bir parti büyük şehirlerde “merkez sağ aday” arıyorsa, burada hayatın normal akışına uygun olmayan bir şey var demektir. Zira kendini inkâr, eşyanın tabiatına ters düşer.
Örnekler çoğaltılabilir. Mesela, Mahir Çayan’ın emaneti ile Şeyh Said’in hatırasını aynı anda telaffuz etmek, içinde yaşamakta olduğumuz çağın her türlü kavrayışı imkânsız kılan “demokrasi” ve hoşgörü budalalığına çok uygundur. Fakat bunun eşyanın tabiatına ve hayatın normal akışına uygun olduğunu kim söyleyebilir? Önderlik’in İmralı’da inceleyerek derinleştirdiği Murray Bookchin bile bunu anlayamazdı.
Her defasında bu tarz derinleşmenin dibine geldik mi acaba, dipte ne olduğunu nihayet görebilecek miyiz, diye merak ediyorum, ama hayır! Eşyanın tabiatı açısından şüpheli ve hayatın normal akışına uymayan derinleşme devam ediyor.
Parti işleriyle uğraşanlar bilirler, bir siyasi partinin kapatılma vs. gibi nedenlerle başka bir partiye dönüşmesi, çeşitli küskünlüklere ve maddi kayıplara yol açan çok zahmetli ve yıpratıcı bir iştir. Fakat bir partinin, kendi içinden bir başka parti çıkarması, onunla rekabet ederek yerel seçimlere girmesi, genel seçimlere kadar varlığını sürdürüp sonra intihar etmesi ardından, içinden çıkardığı partiye katılarak yeniden hayata dönmesi, görülmüş şey değildir. Ayrıca, nereden icap etmiş olabilir?
Bir taraftan, Mahir Çayan’ın yıllardır muhafaza edilen emaneti (emaneti kim muhafaza etmiş, kim vermiş?) yeni bir sol partide yaşatılacak öte tarafta, melleler güneydoğudaki tarikatları seferber ederek Kürt halkını İslam Kongresi’ne katacak. Kongrenin adı da çok hoş: “Demokratik İslam Kongresi.” Önderlik şöyle diyor: “Şeyh Sait gibi tarihi kişilerin ruhuna uygun bu çalışmaların yapılması çok önemlidir.” BDP/HDP İslamcıları toplayıp Cumhuriyet’in kuruluş ilkelerine, her türlü vesayete karşı “demokratik” bir ortam yaratacak!
Peki, öteki tarafta ne olacak? Oraya da çeşitli sosyalist partiler, sosyalist “bileşenler”, dergi çevreleri, yurt içi ve dışı Alevi dernekleri katılacak. Sloganı da şöyle: “Umuda Yolculuk!” Önderlik şöyle diyor: “Mahir’in bana verdiği bir emanettir ve ben kırk yıllık süre içerisinde bu emaneti kavga boyutuyla en iyi şekilde yerine getirmek için uğraştım. Şu anda bu emaneti teslim ediyorum.” Kırk yıllık emanetin teslimindeki şu zamanlamaya bakar mısınız! Ayrıca, nerede ne zaman karşılaşmışlar da vermiş! Neyse, emanet nihayet teslim alınıyor ve hükümetin yörüngesinde dönüp duran medya, televizyonları ve gazeteleriyle bu “sol/sosyalist birlik ve açılım süreci” girişimine anında kucak açıyor.
Siyaset herkes için imkânları ve fırsatları değerlendirme sanatıdır. Elbette, öyledir. Ancak size imkânları kimin verdiği, fırsat kapılarını kimin açtığı çok önemlidir. “Ben sözümü söylerim, arkadaş!” diyerek her verileni alır, açılan her kapıdan içeri dalarsanız, ne sözünüz, ne özünüz ne de inandırıcılığınız kalır. İlkeler ve programlar işte bu yüzden önemlidir. Yoksa sokakta elinize verilen davulu çalsanız etrafınıza yüz kişi toplarsınız.
Birinci girişim, El-Kaide benzeri oluşumlarla Türkiye’deki İslamcıları dış baskılar nedeniyle ayrıştırmayı amaçlıyor ve hükümetin modernist, sol görünümlü PKK’nın tabanını İslam ümmeti içinde eritme stratejisine uygun düşüyor. İkinci girişimin ise Haziran Ayaklanması’na katılan kitlelerin isyancı potansiyelini kendine çekmeye, “çözüm süreci”ne kanalize etmeye, böylece isyanı sadece çevre sorunlarıyla sınırlı tutarak yok etmeye yönelik olduğunu söyleyebiliriz.
AKP’nin her iki faaliyetin de içinde olduğu görülüyor. Diktatör, Hüda-Par heyetini kabul edip görüşüyor, seçim çalışmalarının nasıl gittiğini sorup şikâyetlerini dinliyor. Beşir Atalay ise, İmralı ve Kandil’i övüyor, BDP’yi eleştiriyor. Nedense BDP’den nefret ediyorlar onun “sosyalist” bir parti içinde erimesine tam destek veriyorlar. İmralı’yı çok makul buluyorlar ve onunla sürekli görüştüklerini söylüyorlar. Fakat İmralı’da esir olan Önderlik, BDP heyetiyle yaptığı son görüşmenin bitiminde, “Belki de buraya bir daha gelmenizi bırakmayacaklar,” diyor. “Umarım devlet ve hükümet bu tarihi yanlışı yapmaz.”
Dış desteğini kaybeden, Haziran ayaklanmasıyla içeride de zayıflayan hükümet, panik halinde her yöne saldırarak, elindeki İslam kılıcıyla ülkedeki bütün kurumları, siyasi yapıları ve ideolojik akımları bölüyor, parçalıyor. AKP kendi azami programını, iktidarda kalmanın son çaresi olarak işte şimdi, şu sıralarda uygulamaya koymuş bulunuyor.
Türkiye’de eşyanın tabiatı hayatın normal akışına her alanda ters düşecek şekilde değişiyor. Belki de bu ülkenin siyaset aleminde bundan sonra hiçbir zaman eşyanın bir tabiatı ve hayatın normal bir akışı olmayacak.