Sinan Sönmez
Yoksa bizim coğrafyada tarihin sonu mu geldi?
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:54 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:54
Sinan Sönmez'in "Yoksa bizim coğrafyada tarihin sonu mu geldi?" başlıklı yazısı 20 Nisan 2013 Cumartesi tarihli soL Gazetesi'nde yayımlanmıştır.
Başlıktaki terim Francis Fukuyama’dan alıntıdır. Aralık 2012’de bu sütunlarda göndermede bulunduğum Fukuyama’ya bir kez daha başvurmak gerekti. Yazar SSCB’nin dağılması ve Avrupa’da sosyalist rejimlerin çözülmesinin ardından liberal demokrasinin mutlak zaferini muştulayarak tarihi sonunun geldiğini ilan etmişti. Kısacası sosyalizm tasfiye olmuş, kapitalizm galip gelmişti. Artık dünyaya huzur ve sükun gelecekti!
Bu tez yalnız akademik dünyada değil, siyasi arenada da epeyce gürültü kopardı. Ancak bu sav uzun ömürlü olmadı, tarihsel gelişmeler “tarihin sonu”nun gelmediğini kanıtladı. Özellikle Ortadoğu, Kuzey Afrika, Balkanlar ve Kafkasya’daki kargaşa, silahlı çatışmalar, savaşlar ve emperyalist işgaller somut olarak “tarihin sonu”ndan uzak düşüldüğünü gösterdi.
Kapitalist birikim ihtiyacı sürdükçe şiddet, sömürü ve işgallerin son bulmayacağı yeniden kanıtlandı.
Kapitalizmin zaferini kutsayan Fukuyama daha sonraki çalışmasıyla devletin yeniden inşasına soyundu (Devletin İnşası, Remzi Kitabevi, 2005). Ama nasıl bir devlet? Küresel sermaye düzenine aykırı bir yapıda olmayan, neoliberal küresel düzende yerini alan, yabancı sermayeye açık, sosyal devletin tasfiye edildiği, kamu hizmet alanının tamamen ticarete açılarak piyasalaştırıldığı, özelleştirme ve serbestleştirme ekseninde yol alan, buna uygun yapısal, kurumsal ve hukuksal düzenlemelerin kalıcı olarak yerleştirildiği bir devlet tasarımı yaptı.
Fukuyama zayıf devletlerin kendileri ve diğer devletler için yarattığı sorunların çözümü için diğer bir kısım devlete çeki düzen vermesi için davetiye çıkarıldığını da vurgulamaktadır. Böylelikle ABD’nin bazı müttefikleri ile Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya ve dünyanın diğer bölgelerine müdahalesine böylelikle meşruiyet kazandırılmaktadır.
Fukuyama’nın çalışmasında el attığı diğer önemli konu “ulus inşası”dır.
Yazara göre ulus inşasının üç ayrı yönü ve aşaması vardır (s.120-121). İlki, çatışma sonrası yeniden yapılandırmadır. Çöken devlet yetkesinin temelden yeniden inşası gerçekleştirilmektedir. İkinci aşamada kendi kendini idare edebilen devlet kurumlarının oluşturulması söz konusudur. Üçüncü aşamada zayıf devletlerin güçlendirilmesine soyunulmaktadır. Örneğin mülkiyet haklarının korunması, merkez bankacılığı, hukuk düzeni ve eğitim sisteminin yerleştirilmesi örnek olarak verilmektedir.
Fukuyama, kitabının son sayfalarında vurucu önerisini yapmaktadır: Ulus-devletin küçültülmesi gereklidir. Bunun normatif ve ekonomik gerekçeleri bulunmaktadır. Azgelişmiş dünyanın her köşesinde zayıf olan devletler uluslararası düzen için tehdit oluşturduğu için bu devletlerin çeşitli ulus-inşa yöntemleriyle güçlendirilmesi, uluslararası güvenlik açısından yaşamsal bulunmaktadır.
Fukuyama’nın önerisinin ve modelinin bir şablonu olarak son 30-35 yılın uluslararası gelişmelerinin, özellikle de Türkiye’nin orta yerinde bulunduğu coğrafyada olup bitenleri açıklamada kullanılması bütünüyle doyurucu olmayabilir. Ancak önemli ölçüde yol gösterici özelliğe sahip olduğu da yadsınamaz.. Ulus inşasının amacı ve yöntemlerini soğukkanlı olarak değerlendirmek yararlı olacaktır. Bu bağlamda somut birkaç saptama yapabiliriz.
Moda deyişle “barış süreci”nin içeriği ve boyutları konusunda açıklık olmasa da farklı bir inşa sürecinin yaşanmakta olduğuna ilişkin gelişmeler yaşanmakta, en azından söylem düzeyinde bu olgu dile getirilmektedir. Paralel olarak Türkiye’de devletin yeniden inşasına ilişkin hızlı adımlar atılmakta ve dönüşüm bizzat resmi ağızlar tarafından telaffuz edilmektedir. Yeniden inşa, demokrasinin değil, yönetim erkinin ve sermayenin güçlendirilmesini hedeflemektedir. Bu açıdan tam anlamıyla katı bir neoliberal düzenin yerleştirilmesi tamamlanmak üzeredir.
Bu noktada sözü F. Depp’e bırakıyorum: “Sermaye, ulusal ekonomiyi dünya piyasa rekabetine ve ulusötesi şirketlerin yatırımlarına ‘uygun’ hale getirebilmek için güçlü bir ulusal devlete ihtiyaç duyar. (...) Örneğin telekomünikasyonun, demiryollarının, posta sektörünün özelleştirilmesi, bu sektörleri özellikle özel yatırıma ve kârlılığa açmak için, devlet tarafından gerçekleştirilmiştir. Her yerde, özelleştirmeyi işçilerin kitle halinde işten çıkarılması izlemiştir liberal-muhafazakar özelleştirme politikası için ek bir siyasal dürtü her zaman vardır… Sonuç olarak günümüzde neoiberalizm (19. yüzyılda olduğu gibi) zayıf devlet fikrinden yana değildir. Neoliberalizm, kamu dizeni, askeri güç ve rekabet gücü bakımından güçlü bir devlet isteyen ‘Yeni Sağ’ bir düşüncedir” (“Dünya Sendikal Hareketinin Geleceği”, Özelleştirmenin Kamu Yaşamı Üzerindeki Etkileri ve Sendikalar, Harb-İş Konferansları-1, Ankara, Ağustos).