Sinan Sönmez
Tıkanan kapitalist sistem ve AVM’leşen ekonomi
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:05 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:05
Küresel finans krizinin sistemik olduğu ve kapitalist sermaye birikimi ve karı ençoklaştırma strateji ve uygulamalarından kaynakladığı bilinen bir gerçek. Krizi hafifletmek doğrultusunda başta ve en önce ABD’de, daha sonra Avrupa’da (AB) yapılan düzenlemelerin özü itibariyle finans sektörünü rahatlatmak ve kurtarmak amacına sahip olduğu da biliniyor.
1930’lu yıllarda, büyük buhrana çözüm olarak uygulamaya konulan ve geliştirilen devlet müdahalesi ve karışımcılığına dayalı politika demetinden farklı bir uygulama söz konusu. Gerçi 1930’lardaki uygulamalar kapitalist merkez ülkelerde, özellikle Avrupa’da tekelci devlet kapitalizmine giden yolları açmış ancak sistem 1970’lerde yaşanan kriz ve çalkantılar sonucunda neoliberalizmde can simidini bulmuştu.
2008 yılında somutlaşan küresel finans krizi kapitalizmin sıkı sıkıya sarıldığı can simidinin yarılmasından kaynaklanmaktadır. Kısacası kriz, oluşturulan finans balonunun, bu bağlamda reel sektörden kopuk sanal finansal genişlemenin kaçınılmaz sonucudur. Kriz neoliberal politikaların, özü itibariyle kapitalizmin krizidir. Tekelci devlet kapitalizmi kullanılıp bir kenara atıldıktan sonra, neoliberal politikaların da kapitalist sistemin sonunu ancak geciktirebileceği ortaya çıkmıştır.
Günümüzde neoliberal düzenin sürdürülmesinde inat edilmektedir. Çünkü yapılan tüm düzenlemeler geçici çözümler üretirken küresel finans sermayesini ve nemalanan küresel aktörleri korumakta ve yeni finansal rantlar yaratarak paylaştırmaktadır. Bunun yanısıra küresel kapitalist ekonomik düzene yön veren güç odakları sistemi rahatlatacak yeni bir can simidi veya reçete bulamamakta ve geçici çözümlere odaklanmaktadır. Yaptığımız kısa değerlendirme, salt kapitalizmin doğası ve sermaye birikimi kural ve yasalarına değil, somut verilere dayanmaktadır. Örnek olarak EuroMemo Group’un (www.euromemo.eu) raporlarına bakılabilir. McKinsey Enstitüsü’nün yeni yayımlanan tartışma metni (www.mckinsey.com/insights/economic_studies) ise krize çözüm bulmak ve finans sermayesini rahatlatmak doğrultusunda ABD’de uygulanan parasal genişlemenin boyutları ve yararlanan kesimler somut olarak ortaya koymaktadır (soL, 20 Kasım 2013).
Kriz sürecinde tamamen sönmesi engellenmeye çalışılan finans balonuna yeniden hava pompalanırken, IMF başkanı başta olmak üzere uluslararası kuruluşlar ve toplulukların yöneticileri ve merkez ülkelerin devlet başkanları, diğer siyasi sorumlular ve neoliberalizmi sindirmiş iktisatçıların vermeye çalıştıkları iyimserce mesajlar yalnızca bir “cila”dır. Sorunun özünü değiştirmemektedir. Bu süreçte ise küresel düzeyde yoksulluk artmakta, gelir bölüşümü bozulmakta ve işsizlik tırmanmaktadır.
Türkiye ekonomisinin kriz sürecinde konumu nedir? Türkiye’yi “Orta ve Yüksek Teknoloji Ürünlerde Avrasya’nın Üretim Üssü” olarak nitelendiren Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın düzenlediği Üçüncü Sanayi Şurası’nın (20-22 Kasım, Ankara) açılışında konuşan Bakan Ergün pembe tablolar çizererek “güçlü sanayi ve güçlü üniversite, güçlü demokrasiyle birlikte lider Türkiye’nin sacayaklarını oluşturacaktır” vurgusunu yapmıştır. Öncelikle “güçlü demokrasi” ve “güçlü üniversite” kavramlarını hemen bir kenara bırakalım. Tasfiyeye uğratılan, rafa kaldırılmış rejim ve kurumun “gücü”nü değerlendirmeye almanın bir anlamı yoktur. Geriye sanayi kalıyor. Resmi ve nazik dilde “dahilde işleme rejimi” olarak nitelendirilen montaj sanayisinin konumunu inovasyon ve teknoloji bağlamında ele almayı gelecek haftalara bırakalım.
Türkiye ekonomisini izlemenin yolu inşaat faaliyetleri, bankacılık sektörü ve bağlantılı olarak dışarıdan gelen sermaye hareketlerinin mercek altına alınmasından geçmektedir. Çünkü bilinen diğer bir gerçek de dalgalanmalar gösteren büyümede iç tüketimin sürükleyici olması, sektörel olarak inşaatın belirleyici bir konumda bulunması ve tüketimin borçlanmayla finanse edilmesidir. BDDK’nın Kasım ayı içerisinde yayımladığı Türk Bankacılık Sektörü Genel Görünümü raporu tüketime verilen kredi desteğini somut olarak sergilemektedir (www.bddk.org.tr/WebSitesi/turkce/Raporlar). İstatiksel veriler tüketicilerin yanısıra bizzat bankaların dış borçlarında 2012 yılı sonuna göre beşte bir oranında artış olduğunu ve karlardaki tırmanışa koşut olarak sektörün büyüdüğü yansıtmaktadır.
Nereye kadar? Hürriyet Gazetesi’nde Ekonomi sayfasında reklam kokan neredeyse tam sayfa haberde ( 17 Kasım 2013) Emlak Konut Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı Genel Müdürü “Türkiye’de en az on yıl daha inşaat sektörü kazanacak ve yatırımcılarına da kazandıracak” demektedir. Arsa alımı için TOKİ ve Maliye Bakanlığı ile görüşmeler başlandığını belirten Genel Müdür İstanbul’daki kentsel rantın boyutlarını da gözler önüne sermektedir: “Sermayemizin yüzde 80’ini İstanbul için kullanacağız. Önce şehrin merkezi noktalarına odaklanıp sonra Avrupa ve Anadolu Yakası’ndaki yeni şehir alanlarında büyümneye devam edeceğiz”! On yıllık hedef 2013 yılına denk gelmektedir. Bu tarih size birşeyler çağrıştır mıyor mu? Kaldı ki Türk Ekonomi Bankası Genel Müdürü inşaat sektörünün büyümedeki önemli rolünü vurgulamakla birlikte, daha ihtiyatlı bir dil kullanarak inşaat işlerinin üç dört yıl daha canlılığını koruyacağını belirtiyor.
İnşaata, dolayısıyla kentsel ranta ve bankacılık sektörü ile iç ve dış borçlanmaya dayalı ekonomiye AVM ekonomisi sıfatı uygun düşüyor. Bu benzetmeye bir destek de dolaylı olarak Alışveriş Merkezleri Yatırımcıları Derneği Başkanı’ndan geliyor. Başkan, AVM’lerdeki cironun 60 milyar liraya ulaştığını ve toplam 45 milyar dolar yatırım yapıldığını belirtiyor.
Kapitalizm sorunlarla cebelleşrken ülkemizde yeni AVM’ler inşa ediliyor ve ekonomi AVM’leşmeyi sürdürüyor.