Sinan Sönmez
Tarih yazmaya özenenler ve tarihin yazdıkları
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:05 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:05
Tarih yazmaya çok hevesli bir toplum olduğumuz su götürmez bir gerçek! Özellikle futbolda tanınmış yabancı bir takım karşısında elde edilen başarının ardından sürekli tarih yazılıyor! Son olarak tarih yazanlar kervanına CHP genel başkanı da katıldı. TBMM’ye başörtüsünün sokulması sürecinde yaşananları bu sütunlarda tekrar anımsatmayacağım. Ancak belirtmek istediğim husus başörtüsünün kamusal alanda meşrulaştırılması sürecinde son halka olmasa da, en önemli durak olan TBMM’de ana muhalefet partisinin sergilediği tavrın yüceltilmesidir. Provokasyona gelmeyip kurgulanan oyunu bozduklarını vurgulayan genel başkan tarih yazdıklarını belirtiyor.
Şimdi nasıl bir tarih yazılacak? Doğrusu merak ediyorum. Kız ve erkek öğrencilerin bir araya gelmeleri, bunun ötesinde birlikte aynı konutta kalmalarının resmen yasaklanmasına hızla sürüklenilirken, “gol yememek” veya “provokasyona gelmemek” gerekçesiyle bu süreç adeta bir gözlemci gibi izlenecek ve toplum “hassasiyeti” dikkate alınarak polemiğe yol açacak birkaç sert çıkışla yetinilecek mi? Üniversitelere başörtüsünün sokulması sürecinde CHP genel başkanının sergilediği tavır belleklerdedir: Çok demokrat bir duruşla iş bitirilmiş ve yapılan katkı birçok kez övgüyle dile getirilmiştir.
Salt gündem değiştirmek ve toplumu meşgul etmek için bu konunun ortaya çıkarıldığı savı bir yönüyle doğru olmakla birlikte eksik kalmaktadır. Çünkü gündeme taşınan konu bir bütün olarak temel hak ve özgürlüklerin kapsamına girmektedir. Nitekim İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 12. maddesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesinde özel yaşamın, konutun, ailenin ve haberleşmenin dokunulmazlığına yer verilmektedir. Aynı vurgular Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin birçok kararında yapılmıştır. Bunlar yetmediyse ilgililerin mevcut anayasanın “Kişinin Hakları ve Ödevleri” başlığı altında yer alan “özel hayatın gizliliği ve korunması”na ilişkin alt-bölümdeki anayasal düzenlemelere başvurmaları, anlayarak okumaları ve sindirmeleri gerekiyor. İlgili üç maddeyi yalnızca anımsatalım: Madde 20-Özel hayatın gizliliği Madde 21- Konut dokunulmazlığı Madde 22- Haberleşme hürriyeti.
“Öğrenci evi” nitelendirmesi yanıltıcıdır, halk arasında ve medyada kullanılan bir terim olmanın ötesinde bir anlamı yoktur. Söz konusu olan konuttur. Konutta kalanlara öğrenci, genç, yaşlı, sosyal-demokrat, liberal, muhafazakar, solcu, sağcı ayrımı yapılarak kurallar konulamaz ve ahlak bekçiliğine soyunularak kişilere göre yeni kurallar getirilemez! Basit ama önemli gözüken birkaç saptama yapmakta fayda var: İlki ülkemizde zaten yoğun ve yaygın bir “mahalle baskısı”nın olmasıdır. Salt Anadolu’nun geniş coğrafyasında değil büyük kentlerdeki bazı semtlerde baskı ve denetimin boyutları ortadadır. İkinci nokta, aşırı muhafazakar, isterseniz siz buna islamcı muhafazakar diyebilirsiniz, çevrelerde, geliştirilen söylemin tam tersine, püriten bir yaşam tarzının yaygınlığından söz edilemeyeceğidir. Üçüncü nokta, mahalle baskısının daha katı uygulamasına, siyasi iktidar tarafından yeni bir içerik ve boyut kazandırılmasıdır. Bu doğrultuda de facto oluşan baskının demokrasiye aykırı olarak yasallaştırılması riskinin yüksek olmasıdır.
Sonuçta baskı kimin üzerinde olacak? Sorunun yanıtı bellidir: Demokrat, sol veya liberal ve modern yaşam tarzını benimseyen, YÖK düzenine karşı koyan, hak ve özgürlüklerine sahip çıkan, “dindar ve kindar” olmayı reddeden gençler üzerinde...
Son iki yüzyılın -özellikle- Avrupa siyasi tarihi yanılgıları, stratejik ve taktik hataları ve ortaya çıkan dramatik sonuçları açıkça sergilemektedir. Evet tarih bir masal değildir. Tarih salt olgular ve belgelerden oluşan manzume değildir. Tarih anlayanlar ve ders çıkaranlar açısından bir bilimdir. Tarihi bilim olarak algılayanlar da tarih yazmaya meraklı değildir. Ancak tarihin ne yazdığı önemlidir. Başörtüsünü kadın hakları ve demokrasi sorununa indirgeyenlerin tavır ve algılarındaki yanılgı ve muhtemelen ödenecek bedeli tarih mutlaka yazacaktır.
Ancak “Aklı başında hiç kimse, geri dönüşsüz, sapmasız ve kesintisiz, süreklilik içinde devam eden, kopuksuz düz bir çizgi boyunca ilerleyen türden bir gelişmeye hiçbir zaman inanmamıştır, öyle ki, en keskin bir geri dönüşün bile zorunlu olarak ilerleme inancıyla bağdaşmayacağı söylenemez. Açıktır ki, ilerleme dönemleri olduğu gibi, gerileme dönemleri de vardır. Üstelik, gerilemeden sonra ilerlemenin aynı noktadan ya da aynı çizgi boyunca yeniden başlayacağını düşünmek de doğru değildir” (E.H. Carr, Tarih Nedir?, Çeviren, M. Gizem Gürtürk, Birikim Yayınları, Ocak 1980, s. 154-55).
İçinde bulunulan dönemde temel hak ve özgürlüklerdeki sınırlamalar ve kırılmalar tarihsel gelişme yönünden olağandışı değildir. Tersi bir yönelim şaşırtıcı olacağı gibi bilimsel olarak açıklanamazdı. Bu yönelim ekonomik ve sosyal haklar ve özgürlüklerde bire bir yaşanmaktadır. Örneğin emek piyasasının hızla esnekleştirilmesi doğrultusunda, büyük sermayenin desteğini alan siyasi iktidarın kıdem tazminatı hakkını ortadan kaldırmaya soyunmasında şaşırtıcı bir yön bulunmamaktadır. Sağlık hizmetlerinin piyasalaştırılması ilkesi benimsenmişken, tedavi edici hizmetlerde kamusal sağlık sigortasında kapsamın giderek daraltılması sürpriz bir gelişme değildir. Örnekler yelpazesi çok geniştir.
Soru: Demokrasi bir akışkan sıvı mıdır? Döküldüğü her kaba uyum mu sağlar? Kuşkusuz hayır! Ancak Türkiye’deki siyasi-ekonomik güç odaklarının algısı ve kurgusu demokrasiyi akışkan sıvıya dönüştürmekte sınır tanımıyor!