Sinan Sönmez
Neo-liberal ‘tarikat’ mı?
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:44 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:44
Sinan Sönmez'in “Neo-liberal 'tarikat' mı? başlıklı köşe yazısı 9 Aralık 2012 Pazar tarihli soL Gazetesi'nde yayımlanmıştır.
Neo-liberalizm bir tarikat olarak algılanabilir veya yorumlanabilir mi? Neo-liberal düşüncenin ayrıntılarına ve tarikat kavramının sosyolojik tanımlarına kısa bir yazıda girmenin olanaksızlığını dikkate alarak, yalın ancak anlamlı olacak birkaç saptamayla yetinelim.
Neo-liberal ideoloji ve politikalar, geniş kapsamlı düşünüldüğü zaman tarikat çağrışımı yapmaktadır. Çünkü tarikatlarda olduğu gibi neo-liberalizm bir düşünce veya inanç fetişizmini şırıngalarken, bu ideolojiden kaynaklanan politikalar parasal-siyasal güç ve karar odaklarının çıkarları doğrultusunda biçimlendirilmekte, tabanı oluşturan kitleye daha çok illüzyon ve sanrı pazarlanmaktadır. Neo-liberal tarikatta kuşkusuz tek bir lider yoktur küresel iş çevreleri, siyaset ve kültür dünyasındaki seçkinlerin etkin rol oynadığı, ulusötesi finansal ve ekonomik güce sahip olan kuruluş ve aktörlerin yönlendirici ve belirleyici olduğu, birbirinin içine girmiş karmaşık bir güçlüler şebekesinin karşısında illüzyondan nasiplenen ve sanrılara kapılmış geniş bir kitle yer almaktadır. Konuyu açmaya çalışalım.
Neo-liberal düşüncenin bireyciliğe dayandığı, toplumsal yaşamın gereği ortak yarar ve çıkar kavramlarına sırtını çevirdiği, devlet girişimciliği, karışımcılığı ve düzenleyiciliğine, bir bütün olarak kamu kesimine karşı çıktığı iyi bilinmektedir. Bireycilik, günlük ekonomik yaşama bireysel çıkar peşinde koşulması, iktisat politikalarına piyasa odaklı kararlar alınması biçiminde yansıtılmaktadır. Neo-liberal düşünce yeni kavramlar üreterek toplumun dokularına nüfuz etmektedir. Örneğin son yıllarda siyaset, bürokrasi ve akademik çevrelerde sık sık kullanılan “yönetişim” sözcüğü kavramsal olarak devleti olabildiğince küçültmeyi hedefleyen politika demetinin ideolojik aracıdır. Yönetişimci kamu idaresinde bir bütün olarak topluma değil, yurttaşlar ve bölgelerarası eşitsizlikleri artırma pahasına, sektörlere ve tüketici-müşterilere mal ve hizmet sunumu amaçlanmaktadır. Nitekim yalnızca sanayi işletmelerinin değil kamu hizmet alanının özelleştirilmesi ve/veya ticarileştirilmesi söz konusudur. Ülkemizde bu sürecin altyapıdan ormanlara kadar geniş bir alanı kapsaması, sit alanları ve su havzaları gibi korunması gerekli tarihsel ve doğal varlıklarının imara açılarak metalaştırılma yörüngesine oturtulması, alınan mesafeyi göstermektedir.
Bireyciliğin erdemlerini öne çıkaran söylem, egemen çevrelerin kitle iletişim araçlarıyla sürdürdükleri propaganda, sermaye çevrelerinin çıkarlarını gözeten iktisat politikaları günlük yaşamın ayrılmaz parçası olmuştur. Küresel düzlemde olduğu kadar yerel/ulusal sınırlar içinde aynı söylem ve politikalar yoğunluğu artırılarak sürdürülmektedir. 2007-2008 kesitinde patlak veren küresel finansal-ekonomik kriz nedeniyle büyük darbe yiyen ve sersemleyen neo-liberal politikalara, emekçiler ve diğer mağdurlar dirençlerini kitlesel olarak göstermektedir. Ancak neo-liberal ideoloji ve politikaların savunucuları, ilkesel olarak karşı oldukları devlet müdahalesine başvurarak çözüm ararken, savundukları görüş ve politikalardan vazgeçmek niyetinde olmadıklarını da göstermektedir.
Neo-liberal politikaların salt muhafazakar partiler tarafından sahiplenilmediği, sosyal-demokrat veya merkez sol hükümetlerin neo-liberal düzenlemeler ile barışık olduğunu özellikle Avrupa deneyimi göstermektedir. Benzer biçimde neo-liberalizm farklı dini inançlarla uzlaşmaktadır. Dinsel öğelerin kullanılması, inanç sömürüsü neo-liberal düşüncenin kitlelere ulaştırılması ve sindirilmesinde yaygın ve yoğun olarak kullanılmıştır ve süreç devam ettirilmektedir. Kuşkusuz toplumların, sosyal, siyasal ve kültürel dokularındaki farklılıklar uygulamaya yansımaktadır. Neo-liberal düşünce ve uygulamaların sınırları aşarak farklı sosyal ve kültürel yapılara, farklı dini inanışlara sahip toplumlara yayılması, bu akıma küresel düzeyde yaygınlık kazanmış bir tarikat özelliği kazandırmaktadır. İlgiçtir bir yandan “küreselleşme” kavramına dayanarak artık ulusal sınırların kalktığı ve -ulusal- devletin sonuna gelindiği ilan edilirken, diğer yandan mikro milliyetçilik desteklenerek bir dizi “lokma devlet”in günyüzüne çıkmasına destek verilmektedir Balkanlar, Kafkaslar ve Yakındoğu, yani Türkiye’nin tam göbeğinde yer aldığı coğrafyadaki gelişmelere göz atmak yeterli değil midir? ABD tarafından “özgürlüğüne kavuşturulan” Irak’ta öncelikle devlet mülkiyetindeki petrol şirketlerinin özelleştirilerek yabancı petrol tekellerine verilmesi raslantı mıdır? Neo-liberal ilkelere uygun olarak piyasaya, ulusötesi şirketlere, finans kapitale açılarak, yutulacak “lokma”ya dönüştürülen devletlerin, milliyetçi söylemlere kapı aralaması veya küresel çıkarlara tehdit oluşturmadığı sürece din yörüngesindeki dönüşümü neo-liberalizme ters düşmemektedir.
Neo-liberalizm kapitalizmin son versiyonu olduğuna göre temel sorun da kapitalizme ilişkindir. Sermaye birikimindeki sorunlar müdahaleci -tekelci- devlet kapitalizmine olduğu gibi, neo-liberal uygulamalara da kapıyı aralamaktadır. Ana sorunsal da kapitalizmin aşılmasıdır.