Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Sinan Sönmez

Sinan Sönmez

Kapıyı açanlar ve eşikten geçenler

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:47 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:47

Sinan Sönmez'in “Kapıyı açanlar ve eşikten geçenler” başlıklı yazısı 5 Ocak 2013 Cumartesi tarihli soL Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

Bıkmadan ve yorulmadan neo-liberalizmin ekonomik-toplumsal yapıda yol açtığı tahribatı, çürümeyi ve yozlaşmayı irdelemek gerekiyor. Bu yönden kaçınılmaz olarak yakın geçmişe döneceğiz. Salt yaşananları anımsatmak açısından değil, mevcut hükümetin politikalarının özü ve ana muhalefet partisinin tavrı nedeniyle bu irdeleme gerekli gözüküyor.

Geçen haftaki yazının son paragrafında 24 Ocak 1980 kararlarıyla uygulamaya konulan istikrar ve yapısal uyum programının 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle tamamlandığı vurgulanmıştı. Emekçileri baskı altına alan, ekonomik ve sosyal hakları budayan bir program ancak baskıcı bir rejimle uygulanabilirdi. Nitekim Latin Amerika’da benzer programların askeri cuntalar eliyle uygulandığını anımsayalım.

Vurgulanan diğer bir nokta ise 1998 yılında adım atılan “yapısal reform”ların IMF ile imzalanan stand-by düzenlemesiyle 2001’de başlatılmasıydı. 2002 ve 2005 yıllarında yapılan iki yeni düzenlemeyle birlikte hükümetler on yıl boyunca IMF denetimi altında iktisat ve sosyal politikalarını şekillendirmiştir. Stand-by düzenlemeleriyle teknik olarak kısa erimde ekonomik-finansal istikrar, orta ve uzun erimde sözü edilen “yapısal reformlar” hedeflenmiştir. Tarımdan bankacılığa, telekomünikasyondan enerjiye, sağlıktan sosyal güvenlik ve emeklilik rejimine uzanan bir yelpazede ticarileşme, serbestlik, özelleştirme dolayısıyla piyasalaştırmaya tüm sektörlerin ve hizmet alanlarının açılmasını kapsayan bir “yapısal reform” süreci başlatılmıştır. Bir bütün olarak ülke yerli-yabancı büyük sermaye açısından cennete çevrilmiş, ekonomi tümüyle dış kaynakların oyuncağı haline getirilmiş, rant vurgununa giden yollar açılmış, sosyal haklar tarumar edilmiştir...

Anımsanması gerekli olan önemli dönemeçlerden biri de 2001 Şubat krizidir. Stand-by uygulamasının birinci yılı dolmadan, Kasım 2000 yılında beliren öncü krizin ardından, 2001 yılı Şubat ayında ana kriz patlak vermiştir. Krizin faturasını dönemin Cumhurbaşkanı’na kesmeye kalkan hükümet kanadının dayanaksız savları bir yana, en önemli ve ilginç gelişme kısa bir süre sonra uluslararası finansal çevrelerinin “önerisi”yle Kemal Derviş’in Türkiye’de adeta hükümet üstü bir bakan sıfatıyla koltuğa oturtulmasıdır. Benzer operasyonlar on yıl sonra Avrupa’da gerçekleştirilmiştir: 2011 yılının Kasım ayında Avrupa Merkez Bankası (AMB) başkan yardımcılığı görevindeki Loukas Papadimos Yunanistan’da, Aralık ayında, 2007-2008’de patlak veren küresel finansal krizin aktörleri ve sabıkalılarının önde gidenlerinden, ABD yatırım bankası Goldman Sachs’ın üst yönetiminden Mario Monti İtalya’da başbakanlığa getirilmiştir. 2001 Türkiyesi’nde yaşananlar ile aradaki paralellik çarpıcıdır. Nasıl Türkiye’de Kemal Derviş ekibinin hazırladığı (hazırlatıldığı) Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı (GEGP), iç talebin bastırılması ve “yapısal reformlar”da ısrarcı olmuşsa, Avrupa’da Yunanistan ve İtalya’nın yanı sıra İspanya ve Portekiz’de hükümetler katı istikrar ve yapısal uyum programlarını, halkın büyük tepkisine karşın uygulamaya koymuşlardır. Ancak toplumsal direnç kırılamamıştır.

Derin ekonomik kriz dönemlerinde uluslararası finans kuruluş ve çevrelerinin teknokrat veya bürokratlarını “atamayla” siyaseten sorumlu hükümetlerde görevlendirmesi, hatta bu operasyonu Yunanistan ve İtalya’da olduğu üzere şantaja başvurarak tamamlaması, burjuva demokrasisinin bir diğer sınırını ortaya çıkarmaktadır. Avrupa’daki yapılan operasyonda “üçlü çete”nin, yani IMF, AMB ve AB’nin (daha doğrusu Almanya) bu “oldu bitti”de etkin rol oynaması, uluslararası sermayenin isteklerinin yerine getirilmesindeki işbirliğini gözler önüne sermektedir.

Gelelim en ilginç noktaya (belki size hiç de ilginç gelmeyebilir). Neo-liberal etiketli politikaları eleştiren CHP Genel Başkanı geçtiğimiz Kasım ayının ilk haftasında Ekonomi Gazetecileri Derneği’nin toplantısında AKP’nin iktisat politikasını eleştirirken, uygulamanın “kriz döneminde Kemal Derviş ve arkadaşlarının ekonomiyi krizden çıkarmak için uyguladıkları politikalar” olduğunu belirtmekte ve mevcut hükümetin aynı politikayı sürdürdüğünü belirtmektedir. Yeni yıl arifesinde CHP’nin iktisat politikalarından sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Faik Öztrak ise basın toplantısında “Kemal Derviş programını yazanlardan biri de benim. Hatta ikinci adamım. Biz o programı, o günün şartlarına göre yazdık ancak şimdi şartlar değişti” diyor!

Sonuç: Bu durumda IMF patentli neo-liberal Derviş paketi demek ki başarılıydı! Demek ki sorun paketin “telif hakları”na ilişkindir!

Sorular: Neo-liberal iktisat politikaları kimi zaman iyi, kimi zaman kötü müdür? Koşullara göre neo-liberal politikalar aklanabilir mi? Neo-liberalizme kapıyı açtıktan sonra uygulamanın altında siyaseten kalanlar, yeni ekibin çok daha planlı, fütursuz, din ile harmanlanmış politikasını değişen koşullara uygun bulmuyor mu?

Sinan Sönmez 'ın Son Yazıları