Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Sinan Sönmez

Sinan Sönmez

Kapitalizmin krizinden yansımalar

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:49 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:49

Sinan Sönmez'in "'Kapitalizmin krizinden yansımalar" başlıklı yazısı 02 Şubat 2013 Cumartesi tarihli soL Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

Geçtiğimiz yıl film eleştirmenlerine ilişkin düşüncesi sorulan, şu anda adını anımsayamadığım, tanınmış bir yabancı yönetmen “doğrusu film çekiminde yer almayan düşünce veya imgeleri sanki varmış gibi yorumluyorlar, bu da beni eğlendiriyor” gibisinden bir yanıt vermişti. Film eleştirmenliğiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan ancak sinema tutkunu bir izleyici olarak, ekonomik ve toplumsal yaşamı kasıp kavuran küresel finans krizinin izlerini geçenlerde izlediğim filmlerin birinde doğrudan, diğerinde dolaylı olarak bulduğumu söyleyebilirim. Yorumuma iktisatçı görüşünü katmanın risklerini de üstlendiğimi peşinen belirteyim.

Gösterimde olan filmlerden ilki “Yakın Tehdit”, diğeri “Bitik Şehir” filmlerin tanıtım broşürlerinde “dram, gerilim, polisiye” vurgusunun yer aldığını görüyoruz. Filmlerde bol cinayet ve kan var! İlk filmin arka planında 2008 yılıyla birlikte önce ABD ekonomisini toz duman eden ve uzun süredir Avro Bölgesi’ni mesken tutmuş finans krizinin ateşleyicisi olan ABD’deki ipotekli konut kredisi sistemi bulunuyor. Diğer film, kriz öncesi döneme ilişkin olmakla birlikte, arsa spekülasyonu ve inşaat sektörüne el atan New York Belediye Başkanı’nın yaptığı yolsuzluğa odaklanmış. Ama Hollywood işi iki film de bol kan, gözyaşı, cinayet ve entrika ile harmanlanmış.

Belleğime 1929 yılıyla başlayan “Büyük Buhran” sürecinin beyaz perdeye geçmişte nasıl yansıtıldığı düşüyor. Büyük yazar John Steinbeck’in başyapıt niteliğindeki romanları “Fareler ve İnsanlar” (1937) ve “Gazap Üzümleri’nin (1939) ortak teması, işini ve toprağını kaybedenlerin mevsimlik işçi olarak ülke içindeki göçleri, yaşadıkları yoksulluk, sefalet ve güçlüklerdir. Kısacası emekçilerin bir lokma ekmek peşinde katlandıkları güçlükler ve sömürü düzeni ana temayı oluşturmaktadır. Fareler ve İnsanlar 1939 ve 1992’de olmak üzere iki kez, Gazap Üzümleri de 1940’da sinemaya uyarlanmıştır. Kan, entrika, cinayet değil işsiz kalan emekçilerin dramatik yaşamları ve kapitalizmin Büyük Buhranı beyazperdeye yansıtılmıştır. “Atları da Vururlar” Büyük Buhran’a ilişkin kayda değer diğer bir filmdir. Horace McCoy’un romanında açlık, yoksulluk, işsizlik ve ekonomik çöküntünün yaşandığı yıllarda düzenlenen dans maratonlarına odaklanılmaktadır. Söz konusu maratonlarda gençler, yaşlılar, hamileler, kısacası çaresiz insanlar kendilerine verilen bir kap yemek için umutsuzca “dans” etmektedir. Aslında bu bir umutsuzluk ve ölüm dansıdır. Sidney Pollack’ın 1969’da yönettiği film kapitalizmin krizinin tahribatını gözler önüne seriyor. Sakatlanan atlar tedavi edilmeksizin nasıl vurularak öldürülüyorsa, kapitalist sistem de insanları, emekçileri ihtiyaç duymadığında ortadan kaldırdığı için, dans maratonu katliam ile özdeş tutuluyor. İşte 1929 kriz sürecinden süzülen roman ve filmlerden bir küçük demet.

Gelelim günümüze yukarıda sözünü ettiğim Hollywood filmlerindeki entrika, cinayet ve dökülen kanın arkasında arsa spekülasyonu, iş merkezleri ve konut inşaatları ile ipotekli konut kredisi sisteminin yer alması şaşırtıcı değil. Çünkü ABD’de yapay olarak şişirilen finans balonunun arkasında bu tür konut kredileri bulunmaktadır. Geri ödemede sorun yaşayacak birey veya hane halklarına düşük faizli bol keseden kredi açıldı insanlar aldıklar kredilerle bol keseden tükettiler ve geri ödenmesi olanaksız bir borç tutarı ortaya çıktı balon da günün birinde patladı! İşte filmde görkemli bir yaşam süren ailenin ipotekli krediyle satın aldığı lüks konutun haczedilmek üzere olduğu görülüyor. Gerisi polisiye şiddet ve cinayetler birbirini izliyor. Diğer filmde ise belediye başkanı yoksulların yaşadığı bir semti, sakinlerine verdiği boş vaatler karşılığında yok pahasına boşaltarak ve bu yolda kan dökmekten kaçınmayarak, paravan bir şirket aracılığıyla aslında kendi şirketinin işi kotarmasına, böylece milyarlarca dolarlık vurguna uygun zemini hazırlamaya soyunuyor.

Filmlerde kapitalizmin çarkları, sömürü düzeni ve sistemin etik dışı davranışları nasıl tetiklediği sergileniyor. Ancak polisiye sos kapitalizmin yol açtığı yıkımı ve yozlaşmayı bulanıklaştırıyor. Neoliberal ideoloji beyazperdeye de kaçınılmaz olarak yansıtılıyor. Doğal olarak da perde mutlu sonla kapatılıyor kapitalist sistem önünde sonunda kötüleri cezalandırıyor. Böyle bir son daha bir hafta, on gün önce Davos’ta parayı küresel düzeyde yönetenlerin mevcut finansal-ekonomik-sosyal depremi “teğet geçerek”, sorumluluklarından sıyrılarak ve kameralara gülücükler dağıtarak moral vermelerini anımsatıyor.

Not: Bu filmler, ABD işi kapitalizmi yansıtıyor çok şükür bizim ülkemizde ne kriz, ne kredi mağdurları, ne de spekülatörler ve devlet desteğiyle inşaattan cüzdanı şişirenler var…

Sinan Sönmez 'ın Son Yazıları