Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Sinan Sönmez

Sinan Sönmez

Gaza boğulan toplum ve ekonomide gaz

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:55 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:55

Sinan Sönmez'in "Gaza boğulan toplum ve ekonomide gaz" başlıklı yazısı 4 Mayıs Cumartesi tarihli soL Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

1 Mayıs’ta İstanbul gaza boğuldu. Üstelik gaz bombaları iki genç insanı komaya sokarak ölümün eşiğine getirmiş bulunuyor. Polisin biber gazı kullanımı sıradanlaşırken, her yaştan gaz mağdurları giderek artıyor. Gaz kullanımı sınır tanımıyor hastanelerin acil servisleri bile gazdan kurtulamıyor. Bir süre önce Hopa’da emekli öğretmen Metin Lokumcu’nun biber gazının yol açtığı rahatsızlık nedeniyle yaşamını yitirmesi, belleklerdeki yerini koruyor.

Yalnızca siyasal ve toplumsal tepkilerini sergileyenler değil, spor gösterilerini izlemeye kalkanlar da gazı tadıyor. 1 Mayıs’tan birkaç gün önceki bir futbol karşılaşmasında polis gazından korunmak için seyircilerin sahanın ortasına sığındıklarını anımsayalım!

Biber gazı kullanımı yaygınlık kazanırken, ekonomi de gaza getiriliyor. Çok geriye gitmeyelim 1980’den bu yana sürekli gaz verilen ve gaza getirilen bir ekonomi tablosu ile karşılaşıyoruz. Bu süreç son yıllarda giderek hızlanıyor ve yoğunluk kazanıyor. 2012’deki düşük ekonomik başarının belki ekonomi yönetimini ve özel sektörün temsilcilerini daha ihtiyatlı olmaya yönlendireceğini düşünenler yanılıyor. Salt ulusal düzlemde değil, uluslararası aktörlerin etkisiyle ekonomik balonun şişirilmesi süreci tam gaz devam ediyor.

Geliştirilen söylemi destekleyen taze bir örnek verelim.

Yaklaşık iki hafta önce, 22 Nisan’da TÜSİAD-Ekonomik Araştırmalar Forumu ve Koç Üniversitesi tarafından Johns Hopkins Üniversitesi’nde (Washington) düzenlenen “Türk Ekonomisi: Fırsatlar ve Güçlükler” başlıklı panelde Dünya Bankası Türkiye Direktörü Martin Raiser’in Türkiye’ye ilişkin değerlendirmesine kulak verelim. Raiser, Türkiye’nin geride bıraktığı on yılda başarılı olduğunu, nüfus yapısı, geçmişte gerçekleştirilen reform çabaları ve göreli güçlü finansal yapı dikkate alındığında gelecek on yılda da büyük olasılıkla başarı kaydedileceğini ancak yüksek gelir grubuna yükselmek için büyüme hızında yavaşlama olmaması gerektiğini belirtiyor.

Kamu hizmetlerinin geliştirildiği ve sosyal olarak dışlanmış nüfusun yeni politikalarla kapsam alanına alındığı belirtiliyor. Bu bağlamda düşük gelirli yüzde 40’lık nüfus dilimindeki tüketim artışının, toplam tüketim artışının üzerine çıkmasının olumlu bir gösterge olduğuna yer veriliyor.

Raiser orta gelir tuzağına çakılıp kalma olasılığına işaret ederek, dünya sıralamasında üst gelir grubuna geçmek için büyümede gerekli sürdürülebilirliğin güçlüğünden dem vuruyor. Bu sorunu aşmak için “yapısal reformlar”ın derinleştirilmesi gereğini vurguluyor.

Raiser, her ne kadar büyümenin sürdürülebilirliği açısından kadın istihdamının, üretkenliğin, enerji verimliliğinin ve tasarrufların artırılması, bölgesel ve diğer pazarlara entegrasyonun derinleştirilmesi ve ülkedeki kurumların yüksek gelir grubunda yer alan ülkelerdekine uyumlu hale getirilmesini önerse ve ekonomik büyümedeki oynaklığın dış kaynak girişine bağımlılıktan kaynaklandığını belirtse de sonuçta Türkiye’yi bölgesel ve küresel yükselen güç olarak nitelendiriyor.

“Yükselen bölgesel ve küresel güç” yakıştırması kulağa hiç yabancı gelmiyor. Bu terim defalarca birçok resmi ağız tarafından telaffuz edildi. Bunun yolu “yapısal reformlar”dan geçiyorsa, biz bu tür reformların yabancısı değiliz.

1980’den bu yana “yapısal reformlara” ara vermedik özellikle 2001 krizinin ardından reformları hızlandırdık ve reformların kapsamını genişlettik. Piyasalaşma, piyasa düzenleyiciliği ve özelleştirme iktisat politikalarının ana damarlarını oluşturdu. “Yapısal reform” sürecinde kamu taşınmazlarından ormanlara, limanlardan otoyollara ve köprülere uzanan geniş bir yelpazede özelleştirmeler, hem hazineye gelir kaynağı, hem de gerçek kişi ve özel kuruluşlara rant kaynağı oluşturdu!
Tüketimin körüklenmesi ve borçlanmaya dayalı ekonomik düzen ise spekülatif nitelikteki dış kaynak girişiyle şimdiye dek sürdürülebildi.

Dışarıdan gelen para ve dış borçlanmayla, bırakınız küresel ölçeği, bölgesel güç olunur mu? Karton şatolar inşa ederek ekonominin çarkları ne kadar döndürülebilir? Bu sütunlarda birçok kez dile getirdiğimiz üzere, AVM’leşen ekonominin taze can suyunu Galataport, Haydarpaşa Port ve Taksim’de inşa edilecek Topçu Kışlası’nın AVM olarak düzenlemesi benzeri “projeler” mi oluşturuyor?

Ekonominin gaza gelmesi abartılı bir tanım değil. Neden mi? Çünkü bir yönüyle sağlam temeli olmadığı için kırılgan, yapay önlemlerle çalıştırılan ekonomik çarklar, diğer yanda ise nemalanların gerek söylem olarak, gerekse uygulamada destek verdiği bir model uygulanıyor. Bir başka deyişle yerli ve uluslararası aktörlerin gaz verdiği ve gaza getirdiği bir ekonomi modeli uygulanıyor.

Gaz verme sürecinde “yapısal reformlar”a odaklanılmasını öneren Martin Raiser’la Dünya Bankası ve IMF gibi kurumların yetkililerinin, düşük, hatta negatif büyüme ekseninden çıkamayan G-5 grubunu oluşturan Almanya, Fransa, İngiltere hatta ABD ve Japonya’ya “yapısal reform” önerisinde bulunmasını bekliyoruz!

Sinan Sönmez 'ın Son Yazıları