Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Sinan Sönmez

Sinan Sönmez

Borç yiğidin kamçısı mı?

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:48 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:48

Sinan Sönmez'in "'Borç yiğidin kamçısı mı?" başlıklı yazısı 26 Ocak 2013 Cumartesi tarihli soL Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

Bu satırların yazıldığı sırada Dünya Ekonomisi Forumu toplantıları sürüyor. 2008’den bu yana kriz içinde bocalayan, kirli çamaşırları iyice ortaya saçılan kapitalizmin, bu bağlamda finans sermayesinin temsilci ve sözcüleri, Kuzey Afrika ve Yakın Doğu’yu kana bulayanlar Davos’ta moral bulmaya çalışıyor.

Küresel finans krizinin sarsıntıları dinmemişken, onca toz duman arasında Türkiye’den borçlanmayı aklayan sesler de yükseliyor ve çok satmakla övünen gazetelerde allanarak pullanarak sunuluyor. Aynen Davos toplantıları gibi…

Kulak verelim: Akbank Yönetim Kurulu Başkanı Suzan Sabancı Dinçer, “Hane halkları, kamu kesimi, reel sektör ve finans sektörünün toplam borçlarının, GSMH’ye (milli gelire) oranı Türkiye’de yüzde 120 düzeyinde, Avrupa’da bu oran 3-4 katına çıkıyor. Örneğin İngiltere’de yüzde 500. ABD’de toplam borçluluk GSMH’nin 2,5 katını buluyor. Yani bizde tüm kesimlerde düşük borçluluk var. Büyüme trendinin ardındaki dinamik budur” (Hürriyet, 13 Ocak 2013). Borçlanmaya övgüye biraz katkıda bulunalım: 2012 yılında yalnızca devlet borcunun milli gelire oranı Yunanistan’da yüzde 171, İtalya’da yüzde 126, Portekiz’de yüzde 119, İrlanda’da yüzde 117 ve İspanya’da yüzde 91’dir! Bankaların, diğer özel sektör kuruluşlarının ve hane halklarının borçlarını eklediğinizde oran hızla yükselmektedir. Ancak başvurulan ülkeler borç krizinden en fazla etkilenenler arasında yer almaktadır. IMF ve Avrupa Merkez Bankası’nın büyük parasal desteğiyle finans/banka sermayesi kurtarılırken, faturanın kemer sıkma politikalarıyla emekçilere, küçük üreticilere, emeklilere ve diğer kriz mağdurlarına ödetildiği görülüyor. Bu bilinen bir reçetedir tumturaklı sözlerin, denklemlerin, ekonometrik modellerin, ayrıntıların ardında faturayı ödeyen emekçi halk kesimleri bulunmaktadır.

Türkiye’nin 2001 krizi sonrasında, 2007 yılına dek büyüme hızı ortalama yüzde 7,1’dir. 2007’de büyüme yüzde 4,7’ye gerilemiş, 2008’de büyüme yüzde 0,8 olmuş, yani ekonomi durgunluğa sürüklenmiş, 2009’da ise yüzde 4,8 küçülerek kendi grubundaki ülkeler arasında ilk üçe girmiştir! 2009 ve 2010’da yüzde 9,2 ve yüzde 8,5 gibi yüksek büyüme hızlarına ulaşıldıktan sonra geçtiğimiz yılın ilk 9 aylık ortalaması yüzde 2,6’dır. 2012 yılı sonu itibariyle büyümenin yüzde 3’ün altında kalması beklenmektedir. Üstelik değerli iktisatçı Mustafa Sönmez’in defalarca vurguladığı üzere, İran’dan yapılan doğal gaz ve petrol ithalatının altın olarak ödenen bedeli, kalem oynatılarak altın ihracı olarak kayıtlara geçirilmeseydi, büyüme yüzde 1 dolayında kalacaktı.

Türkiye’nin varlıklarının, dolayısıyla bilançosunun büyüdüğünü, bu nedenle de hızla zenginleştiğini(!) ileri sürenler, kriz çıkmadıkça borcun büyümeyi engellemeyeceğini savunanlar adeta “borç yiğidin kamçısıdır” özdeyişine sarılıyorlar. Şimdi birkaç noktayı vurgulamanın tam zamanıdır. İlki, Türkiye ekonomisinin herhangi bir özel banka bilançosuna indirgenemeyeceğidir. Bankalar için avantajlı olan ekonominin bütünü için tersi sonuçlar verebilir. Geçmişten bir örnek: 1980 sonrası ve özellikle de 1989 yılında tamamlanan finansal serbestleşme ile birlikte bankalar devlet iç borçlanma senetlerinin (DİBS) ticaretinden büyük kazanç sağlamıştır. Öyle ki, dolar cinsinden reel net getiri 1998’de yüzde 44’e ulaşmıştır. Yalnızca bankalar mı? İmalat sanayisindeki en büyük 500 özel firmanın asıl faaliyet alanı dışında sağladığı gelirlerin (DİBS, döviz, repo, vb.) vergi öncesi net bilanço kârına oranı yüzde 219 gibi dudak uçuklatan orana ulaşmıştır. Bu sürecin sonu 2001 krizidir.

Günümüze gelelim: Son on yıldır büyüme dışarıdan gelen sermayeye sırtını dayamış durumda. Ülkedeki kamu ve özel kuruluşların satın alınması biçiminde gerçekleşen doğrudan yatırımlar, finans sermayesi ve dış borçlanma ana kaynağı oluşturuyor. Dış borçlanma rakamları yol göstericidir: 2002-2012 (Kasım) arasında brüt kamu borcu 1,5 kat artarak 64,5 milyar dolardan 101 milyar dolara, özel kesim borcu 5 kat artarak 43 milyar dolardan 217 milyar dolara, toplam brüt dış borç ise 2,5 kat artarak 326,5 milyar dolara ulaşmıştır. Özel kesimin dış borcu toplam içinde yüzde 67’ye, özel kesim dış borcu içinde kısa vadelilerin payı da yüzde 40’ın üzerine tırmanmıştır.

Üretime değil, tüketime dayalı sanal büyüme özel kesimin hızla borçlanmasına kapıları ardına kadar açmıştır. Özellikle kısa vadeli borçlardaki artışa koşut olarak ekonominin üstlendiği risk ve kırılganlık artmaktadır. Anımsayalım, ekonomik ve finansal krizler yalnızca kamu kesimi borcundan kaynaklanmıyor!

Sinan Sönmez 'ın Son Yazıları