Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Sinan Sönmez

Sinan Sönmez

AVM ekonomisinin tuvaletleri

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:07 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:07

Başlıktaki “tuvalet” sözcüğünde ironi ile gerçek buluşuyor. 17 Aralık tarihinden itibaren kısmen gün yüzüne çıkmaya başlayan yolsuzluk ve rüşvet AVM ekonomisinin tuvaletini oluşturuyor, yolsuzluğun boyutları tuvalete ayrılan alanın çok geniş tutulduğunu gösteriyor. Gazetemiz soL Perşembe günü İzmir’deki yolsuzluğa ayırdığı sayfada rüşvetin bir bölümünün AVM tuvaletinde verildiğini belirtiyordu! Böyle bir rüşvet verme-alma AVM ekonomisine tam olarak denk düşüyor. Kısaca ironi ile gerçek örtüşüyor.

Öncelikle belirtmekte yarar var yolsuzluk ve rüşvette telaffuz edilen rakamlar yüz milyarlarca doları bulmaktadır. Doğrulanırsa, bir bölümü zaten makyajlanmış ekonomik veriler geçerliliğini tamamen yitirecektir. Yolsuzluğun dudak uçuklatıcı tutarlara ulaştığı bir ekonomide, liberal iktisatçıların çok güvendiği piyasa fiyatlarından (salt ücret değil, faiz, kur, vd.) artık söz edilemez ve fiyatlara ilişkin öngörüler anlamsız kalır. Ekonomide kaynak tahsisinin arkasında rüşvetin bulunması, piyasaya ilişkin meşhur “etkinlik ve etkenlik” söylemini yerle bir etmektedir. Daha da önemlisi yolsuzluk ve rüşvetin yaygın olduğu ve büyük boyutlara ulaştığı bir ekonomide demokratik bir düzenin yaşayamayacağıdır.

İster liberal demokrasi denilsin, ister burjuva demokrasisi, G-5’i oluşturan ülkelerde demokratik mekanizmaların yerleştirilmesi atılan adımlar, kırılmalar, geri gidişler ve yeni açılımlarla birlikte Büyük Britanya’da 27 ile 256 yıl, Fransa’da 78 ile 168 yıl, Almanya’da 30 ile 80 yıl, ABD’de 30 ile 70 yıl, Japonya’da 50 yıl almıştır. Bu ülkelerde yolsuzluk ve rüşvet olmuyor mu? Rüşvet ve yolsuzluğun tamamen ortadan kaldırılması olanaksızdır. Aslında para-siyaset ilişkisi her zaman var olmuştur. 1960’lı yıllarda Kaliforniya’da temayüz etmiş bir politikacı olan Jesse Unruh’un parayı “siyasetin ana sütü” olarak nitelendirmesi mizahın ötesinde gerçekçi gözükmektedir.

Yolsuzluk, fantastik öğelere meraklı bazı yazarlar tarafından Adem ve Havva’ya kadar götürülmüş olsa da, araştırmalar ilkçağı öne çıkarmaktadır. Özellikle kent devletlerin kurulması yolsuzluğun somut olarak belirmesi ve yaygınlaşmasına yol açmıştır. Nitekim kavram ve sözcük olarak yolsuzluk (corruption) Latince “corruptio” (bozulma) sözcüğünden türetilmiş, ilk kez 12. yüzyılda kullanılmaya başlanmış ve giderek yaygınlık kazanmıştır. Tarih boyunca yolsuzluğa göz yumulduğu veya sözde yasal yaptırımların uygulandığı dönemler birbirini izlemiştir. Avrupa’da 1810 tarihli Napolyon Medeni Kanunu ile kamusal alanda yapılan yolsuzluklara ciddi yaptırımlar uygulanmaya başlanmıştır. 19. yüzyılda kamu görevlilerinin karıştığı yolsuzluklara karşı duyarlılık artmış, yaptırımlar ağırlaştırılmıştır.

Yolsuzluk ve rüşvetin, yani “mahşerin iki atlısı”nın iktisadi, sosyal, siyasal, kültürel, vd. dayanakları bulunduğu bilinmektedir. Yolsuzluk ve rüşvetin panzehiri ise saydamlık ve denetimdir. Saydamlık azaldıkça siyasi faaliyetlere yasal olmayan yoldan kaynak aktarımı kolaylaşmakta, yolsuzluk kapıları ardına kadar açılmakta ve siyaset ile iş dünyası arasındaki para ve her tür karşılıklı çıkar ilişkileri yoğunlaşmakta ve yaygınlaşmaktadır.

Görünen şu ki, ileri kapitalist ülkelerde denetim altına alınan ve ağır yaptırım uygulanan yolsuzluk ve rüşvet çevre ülkelerde, özellikle otoriter siyasi yönetimlerin olduğu coğrafyalarda ekonomik ve siyasi yapıların bir parçasına dönüşmektedir. Bir başka deyişle rüşvet ve kaçınılmaz olarak yolsuzluk günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası olmaktadır. Uluslararası Saydamlık Derneği’nin 2004’te yayımladığı Küresel Yolsuzluk Raporu’nda ilk on sırada bu grup ülkelerdeki diktatörlerin veya diktatör bozuntularının bulunması şaşırtıcı değildir. Yolsuzluğu yapan kişi, görevi, yolsuzluk yaptığı dönem ve yolsuzluğun tahmini miktarının (ABD doları) verildiği, hiç de şaşırtıcı gözükmeyen sınıflandırmaya göz atalım: Muhammet Suharto, Endonezya devlet başkanı 1967-98, 15-35 milyar Ferdinand Marcos, Filipinler devlet başkanı, 1972-86, 5-10 milyar Mobutu Sese Seko, Zaire devlet başkanı, 1965-97, 5 milyar Sani Abacha, Nijerya devlet başkanı, 1993-98, 2-5 milyar Slobodan Milosevic, Yugoslavya/Sırbistan devlet başkanı, 1989-2000, 1 milyar Jean-Claude Duvalier, 1971-86, Haiti devlet başkanı, 300-800 milyon Alberto Fujimori, Peru devlet başkanı, 1990-2000, 600 milyon Pavlo Lazarenko, Ukrayna başbakanı, 1996-97, 114-200 milyon Arnoldo Aleman, Nikaragua devlet başkanı, 1997-2002 100 milyon Joseph Estrada, Filipinler devlet başkanı,1998-2001, 78-80 milyon.

Dünya egemenlerinin ve büyük patronların Davos’ta düzenlediği Dünya Ekonomik Forumu’nun 2003-2004 dönemine ilişkin Küresel Rekabet Raporu ilginç bir tablo çizmektedir. Araştırmaya göre Türkiye, “firmaların hükümet politikalarını etkilemek için sıklıkla belgesiz ödeme yaptıklarını veya rüşvet verdikleri” grupta yer alan ülkelere yakın durmaktadır. “Siyasi partilere yönelik yasal olmayan bağışın sıklığı” açısından Türkiye 102 ülkenin en üst diliminde bulunmaktadır. “Yasal olan siyasi nitelikteki bağışların uygulanan politikaları ne düzeyde etkilediği” sorusuna Türkiye’deki iş çevrelerinin yanıtı “orta düzeyde” olmuştur.

On yıl önceki tabloyu yansıtan sınıflandırma ve anket bulguları günümüze ışık tutmaktadır: Türkiye’de on yılda AVM ekonomisi inşa edildi ve tuvaletlere özen gösterilerek geniş bir alan ayrıldı!

Not: Yazıdaki verilerin özgün kaynaklarını Mülkiyeliler Birliği Vakfı’nın 2009’da yayımladığı “Prof. Dr. Alpaslan Işıklı’ya Armağan” kitabı için hazırlamış olduğum “Ekonomide Saydamlık ve Siyasetin Finansal Yönden Denetimi: Avrupa ve Türkiye” başlıklı makalede bulabilirsiniz.

Sinan Sönmez 'ın Son Yazıları