TEKEL Direnişi ve 22 Şubat Kararları Üzerine (II)…

23 Şubat günü Sol’da yayınlanan “TEKEL Direnişi ve 22 Şubat Kararları Üzerine…” başlıklı yazıda TEKEL işçilerine “sözde” destek için 22 Şubat’ta toplanan konfederasyon yöneticilerinin 3 ay sonraya bir eylem kararı almalarını eleştirmiş ve yazıya şu sözlerle son vermiştim :

“Sözün özü: Sendikaların yıllardır mücadeleden kaçma bahanesi TEKEL direnişiyle ortadan kalkmış, sadece TEKEL işçileri değil tüm emekçiler mücadeleye hazır olduklarını göstermiştir. Ama sendikaların konfederasyonlar düzeyindeki yönetimleri sermaye ve iktidar yandaşlığına devam ederek, sendikacılara rağmen ortaya konan direnişi boşa çıkartma gayreti içindedir. Buna karşı mücadeleden kaçma anlamına gelen 22 Şubat kararlarının altında imzası olan konfederasyonların üyeleri acilen kendi örgütleri için de bu kararları sorgulamalı ve TEKEL işçisinin yaptığı gibi sendikalar mücadele içerisine çekilmelidir(!)”

Bu yazıda özellikle 22 Şubat kararlarını “sendikaların mücadeleden kaçması” olarak nitelendirmem üzerine birçok dostun tepkisiyle karşılaşmıştım. Tepkilerin özü, 70 gündür sürmekte olan bir eylemin 3 ay sonraya taşınmasının mücadeleden kaçış değil, tüm emekçi kesimleri mücadeleye katmayı ve sendikaların daha hazırlıklı biçimde eyleme gitmesini amaçlayan bir stratejinin ürünü olduğu şeklindeydi. Yani onlara göre ben “yine” sendika(cı)lara haksızlık yapmıştım.

22 Şubat’tın üzerinden 85 gün geçmiş ve eylem tarihi olarak belirlenen 26 Mayıs’a 8 gün kalmıştır. Anımsanacağı gibi Türk İş, DİSK, KESK ve T.Kamu Sen’in altında imzaları olan 22 Şubat kararları şu cümlelerle sonlanmaktadır: ”Öncelikli istemlerinin karşılanmaması ve bu etkinliklerin Hükümet nezdinde bir sonuç vermemesi halinde, 26 Mayıs 2010 tarihinde, bu dört konfederasyon ve bu konfederasyonlara üye tüm sendikaların birlikte sahipleneceği ve üretimden gelen gücün kullanılacağı genel bir eylem yapılmasının uygun olacağına karar verilmiştir.” Bu ifadelerden anlaşılan, konfederasyonların 12 maddede toplanan talepleri yerine getirilmezse ”üretimden gelen gücün kullanılacağı genel bir eylem” yapılacağıdır. 22 Şubat’tan bu yana Hükümet, başta esnek ve güvencesiz çalışmanın sonlanmasını içeren taleplerinin hiçbirini yerine getirmediği gibi esnek ve güvencesiz çalışmayı daha da yaygınlaştıran uygulamalarda bulunmuştur. Bu durumda kararların altında imzası bulunan konfederasyonlardan beklenen ”üretimden gelen gücün kullanılacağı genel bir eylem”in yani bir genel grevin örgütlenmesidir.

Oysa gelin görün ki 3 ay önce tarihi belirlenmiş olan bir eylem için KESK dışında hiçbir sendikada herhangi bir hazırlık görülmediği gibi Türk İş yönetim kurulunun eylemden vazgeçtiği yönünde haberler gelmektedir. Hal böyle olunca da sendikalar cephesinde yıllardır gördüğümüz bir filmin tekrarlandığı hissi doğmaktadır. Bu filmde sendika(cı)lar, emekçilerin haklarını savunan değil emekçilerin mücadelesini engelleme çabasında olan örgütler görünümündedir ve bu kez de Türkiye işçi sınıfı mücadelesinin yükselmesinde önemli bir dönemeç olan TEKEL direnişini kırmaya gayret etmektedir.

Sendika(cı)ların emekçilerin hakları için mücadele örgütleyen değil, mücadeleyi kıran tavrı, en başta emekçilerin örgütlü mücadelesine olan inancı yok etmektedir. Bu da sınıflar arası mücadelede işçi sınıfının gücünü kırmakta ve sendika(cı)ların emeğin sömürüsü ve emekçilerin yoksullaşmalarında sorumluluk sahibi olmaları sonucunu ortaya çıkartmaktadır. Bu nedenle -sendika(cı)lara haksızlık yaptığım düşüncesinde olanlardan özür dileyerek-, her zamankinden daha büyük bir ısrarla başta örgütlüler olmak üzere tüm emekçilerin sermaye kadar, kapitalist sistem kadar mevcut sendikal yapılarla da mücadeleye girişmesini önereceğim. Çünkü mücadelenin önünde engel oluşturan bu sendika(cı)lardan kurtulmadan emekçilerin sınırsız sömürünün ve yoksulluğun kaynağı olan kapitalizmin tahakkümü altından kurtulmasına olanak yoktur(!)