Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Orhan Gökdemir

Orhan Gökdemir

Saraya Sünni, cepheye Kürt, kırıma Alevi gerek

O halde bu plana karşı devrimci cumhuriyetçiler ve gerici ümmetçiler olarak saflaşacağız. Programımız ve planımız sadedir; bütün tarikatları kapatacağız, bütün Selimleri indireceğiz, bütün İdrisleri kovalayacağız. Ümmet değil yurttaş olacağız. Cumhuriyeti savunacağız.

Yayın Tarihi: 01.08.2025 , 19:01 Güncelleme Tarihi: 02.08.2025 , 00:00

Devlet Bahçeli, herhalde çözüm sürecinin bir parçası olarak, bir öneri ileri sürdü. Cumhurbaşkanının iki yardımcısından biri Kürt biri Alevi olsun dedi. Demediği Cumhurbaşkanının inancının veya etnik kökeninin ne olacağıydı. Onun da, bu hesapla, Sünni-Türk olması kaçınılmazdır.

Adını koyalım; bu bir yeni “Yavuz Selim Projesi”dir. İran Yavuz Selim dönemindeki gibi yine hedeftedir ve haliyle, sınırda, bir Kürt tampon bölgesine ihtiyaç var. Aleviler ise iç cepheyi tahkim etmek için gerekli. Yavuz Selim projesinin eskisi de yenisi de Kürtleri cepheye sürmek ve Alevileri kontrol etmekten ibarettir. Bu, geçmişte, Kürtlere ölüm ve Alevilere kıyımdan başka bir şey getirmemişti. Bugün de, yenisinin, bunun dışında bir vaadi bulunmamaktadır.

Bu projenin asli unsurlarından biri İdris-i Bitlisi’dir. Haliyle İmralı’da, masada, bir yeni İdris-i Bitlisi imal edilmeye çalışıldığını söyleyebiliriz. Yeni Selim yeni İdris’siz imkansızdır. İktidarın açılım programına, böylece, bir giriş yapmış oluyoruz.

***

Bir Türk İslam Sentezci “ülkücü” tarafından dillendirilen Yeni Yavuz Selim Projesine ilk itiraz başka bir Türk-İslam Sentezci ülkücüden, Zafer Partisi Başkanı Ümit Özdağ’dan geldi. Özdağ savunmasında “Maturudilik” ve “Alevi-Bektaşi” inancının Türklerin İslam anlayışında “akıl, vicdan ve adalet” eksenli bir sentezi temsil ettiğini, bunun da Türkler için bir “halk İslamı” kimliği oluşturduğunu söyledi. Her iki inanç bölmesine de Türk kimliğinin oluşturucu bir parçası olarak sahip çıktı. Böylece hem iktidarın mezhepçiliğine hem de yedeklediği Selefi akımlara ve tarikatlara karşı bir ideolojik pozisyon almaya çalıştı.

Maturidilik nereden çıktı derseniz, bunun dillendirilmesinin birkaç nedeni var. İlki Maturudiliğin Hanefi mezhebi çıkışlı olması. İkincisi, bu akımın bir tarihte Orta Asya süzgecinden geçmesi. Üçüncüsü, kendini İslam şeriatını dışlayarak kurgulaması. Maturidilik Allah’a imanı Müslümanlığın en önemli şartı haline getirerek, bu yolla şerri kurallardan azat edilmiş bir platonik İslam çizgisidir. Şeriat dışlanınca ibadet zorunluluğu da katı bir kural olmaktan çıkarılmış, taraftarına geniş bir “günah işleme özgürlüğü” tanımlanmıştır. Bütün bunların ötesinde Özdağ türü bir Türk-İslamcının “Türk kültürünü” sadece Alevi-Bektaşi sentezine dayamaya kalkışması imkansızdır. Haliyle burada bir “Hanefi kanalı” açarak sorunu kendince halletmiştir.

Yalnız bu denklemin sadece birinci kısmında değil ikinci kısmında da sorunlar var. Kızılbaşlar konar göçer köylülerdi ve Bektaşilik onun şehirli versiyonuydu. Osmanlı Kızılbaşları itip kakarken Bektaşiliği destekledi, devşirme ordusunun manevi eğitimini onlara bıraktı. Osmanlının Kızılbaşları ezmeye gönderdiği ordu Bektaşilerin yetiştirdikleriydi. Bektaşi senkretizmi, Osmanlı İmparatorluğunun içine çektiği her türlü inancı içine almaya uygundu. Oysa Alevilikte aynı soydan olmak önemliydi, dışarıdan girilemiyordu. Sarayın müdahalesi ile bambaşka yollarda ilerlediler. Sonra nasıl birleştikleri, Alevi-Bektaşi inancı, bir sorudur.

Tabii bildiğimiz bir miladı var. Sonunda devletlu Bektaşilik de devletle yüzleşmek zorunda kaldı. Saray 1826’da, Vakayı Hayriye vesilesiyle, Yeniçerilerle birlikte Bektaşileri bertaraf edip Nakşilikte karar kılınca bunun başka etkileri de oldu. Milattır. Şimdiki sentez olan Alevi-Bektaşi inancı, bu müdahaleden sonradır.

Nakşiliğin uzantısı olan Halidilik de o devlet desteği vesilesiyle ortaya çıktı. Süleymaniyeli Kürt kökenli Molla Halid, geleceğin başka bir yolu işaret ettiğini hissetmişti. Eski inançlarını bir yana bıraktı, Nakşibendi oldu. Süleymaniye’den İstanbul’a sıçradı. Saray da onda kullanışlı bir aparat bulduğunu fark etmişti. Molla Halid’in tarikatı o yoldan ilerledi. Bektaşilerin el konulan bütün mal mülkleri Halidi tarikatına aktarıldı. Halidilik devletlu bir tarikattır. Ama bununla birlikte Nakşibendiliğin en gerici, en yobaz, en şeriatçı halidir. Molla Halid talebelerinin yakın tarihin bütün karşı devrimlerinde bir şekilde dahli var haliyle. Bugünkü bu gericiliğin, bu Neo-Osmanlıcılığın, bu yeni Yavuz Selim Projesinin maddi temeli de bu tarikatın uzantılarıdır.

***

Maturudiliği ve Hanefiliği bir yana bırakırsak geriye Alevi-Bektaşi veya daha doğrusu Kızılbaş-Bektaşi kültür-inancı kalır. Onu da göçebelikten ayrı ele alamayız. Böylece “Türk kültürüne” bir parça yaklaşmış oluyoruz. Türklüğe Osmanlı tarihi içinde bir kök aranacaksa bulunabilecek tek şey konar göçer kabilelerdir. Onların ekseriyeti de Kızılbaştır. Kızılbaşlar Hem Osmanlının hem onun yerleşik dayanaklarının hem de o yerleşiklerin inancının karşısındaydı. Özetle “Türk” Kızılbaştır, yerleşikliğe ve onların inancı olan Müslümanlığa dirençlidir. Asıl önemlisi, bağlılığı Osmanlıya değil İran-Safevi devletinedir.

Osmanlının Müslümanlığı ise konar göçerleri düşman bellemesinden ve onlara karşı yerleşik Müslümanlaşmış köylülere dayanmasından kaynaklanır. Yerleşen Müslümanlaşır, hem Kızılbaşlıktan hem Türklükten çıkar. Osmanlı başlangıçta onu ileriye iten bu konar göçer dinamikten vazgeçmiş, Müslümanlaşmış, Bizanslaşmış, Rumlaşmıştır. Nitekim Kızılbaşlar için Osmanlı ve yerleşikler Türk değil Rumdur, Rumîdir.

Osmanlının düşman ilan ettiği bu kültürü kuvveden fiile çıkarma girişimi ise Cumhuriyet’ten gelmiştir. Bir Türk halkı yaratma çabası onu konar göçer Kızılbaş Türk kültürüne yöneltmiş, buluşturmuştur. “Köycülük” akımının esbabı mucibesi budur. Şehirlerde Türk bulamazsınız!

Sünnilik, demek ki Anadolu toprakları için dayatılmış bir inançtır. Osmanlı, Safevilerin Şiiliğine karşı Sünnileşti ve onun en gerici unsuru olan Nakşi-Halidi tarikatına yaslandı. Bu tarikatın özellikle Halidi kolu Kürt kökenliydi ve Osmanlının Safevi-Kızılbaş savaşında Kürt aşiretlerini kullanmasının ürünüydü. Osmanlı aynı zamanda bu tarikat eliyle Kürtleşmiştir. Halidilikte de Osmanlıda da Türklük yoktur. Haliyle, Halidiliğe dayanan bir iktidar önünde sonunda Türklüğü yok etmeye, yerine ümmetçiliği ikame etmeye mecburdur. Ümit Özdağ’ın hissettiği ama dillendiremediği tehlike budur.

***

Şimdi Erdoğan ve Bahçeli eliyle devlete bir kez daha Sünni bir sultan atama çabası baş gösterdi. Bunun için Kürtlerle kalıcı bir ittifak ve mümkünse bir Alevi açılımı şarttır. Ancak bu ikisinin nasıl birleştirileceği bir muammadır. Bir yeni Yavuz Selim projesi Cumhuriyet’in şekillendirdiği topluma dar gelir çünkü. Modern siyaset ve toplumda “Kürtler”, “Türkler”, “Aleviler”, Sünniler” yoktur; devlet, halklar, sınıflar, örgütler vardır. Öte yandan bunlar bir blok olarak hareket eden kuvvetlere denk düşmez. Her biri pek çok katmandan oluşmuştur. Türklerin veya Kürtlerin milliyetçi olanı vardır olmayanı vardır. Alevilerin tamamı inançlı bireylerden oluşmamaktadır. Sünniler, içinde büyük bir laikleşmiş kitleyi barındırmaktadır. Halidilik bir yandan Kürttür öte yandan Sünnidir. Bu tarikatın uzantıları birbirleriyle kanlı bıçaklıdır. İbadetleri, inançları, giyim kuşamları birbirinden bütünüyle farklıdır. Kürtlük ve Sünnilik onları bir arada tutamamaktadır özetle.

Kimlik böler, sınıf birleştirir. Yoksul Kürt işçinin kaderi ile yoksul Türk işçisinin kaderi ortaktır. Kimse ölen işçinin Sünni mi Alevi mi olduğuna bakmaz. İşçi yaratıcı yeteneğini, emek gücünü kiralamak zorunda bırakılarak kimliklerinden arındırılmış ve birbirine eşitlenmiş modern bir varlıktır. Dediğimiz budur.

***

Proje yürürlükte. Bir İdris-i Bitlisi buldular diyelim, peki bir yeni Yavuz Selim Alevi’si bulabilecekler mi? Bulurlar, biliyoruz. Sadece AKP içindeki devşirme Alevilerden söz etmiyorum. İzzettin Doğan çizgisindeki Kızılbaşlıktan arındırılmış Alevilik buna pek uygundur. Zaten bu çizginin hazırlığı da bu rolü üstlenmek üzerinedir. Bir “Alevi Diyaneti” işbirliği için yolu açar.

Sadede gelelim; Kızılbaşlıktan arındırılmış bir Alevilik ve soldan kopmuş bir Kürtlük masadaki planın iki varsayımıdır. Devamında tahkim edilmiş bir Sünniliğe ve tabii çakma bir Hilafet imalatına ihtiyaç var. Leman dergisi önündeki şeriat gösterisini ve Ankara sokaklarındaki hilafet yürüyüşünü, o halde, rastlantı sayamayız. Bir hazırlık ve bir plan var. Bu tarikatlar düzeni ve tabii bu masa Cumhuriyet’in kültürel dayanaklarını bütünüyle yok etme planıdır. Yeni Yavuz Selim’e ve Yeni Osmanlıya yurttaş değil ümmet gerekir. Halidi tarikatını da katarak söylüyorum bu kuşatma yarılmadan artık Cumhuriyet de Türklük de ayakta tutulamaz.

Biz ise artık Aleviler, Kürtler, Türkler diye sıralanmıyoruz. Yurttaşlıkta birleşmek istiyoruz. Kimlikler silinmek içindir. Yurttaşlıkta bütün bu kimlikler silinir. Tabi silici bir cumhuriyetin eşitlikçi, özgürlükçü ve sosyalist bir cumhuriyet olma gereği var. Gerisi, inancı ve etnik kimliği, yurttaşın vicdanına ve aklına aittir. Ne karışırız ne karıştırırız. Ne Alevi’yi kırdırırız ne Kürdü savaştırırız.

O halde bu plana karşı devrimci cumhuriyetçiler ve gerici ümmetçiler olarak saflaşacağız. Programımız ve planımız sadedir; bütün tarikatları kapatacağız, bütün Selimleri indireceğiz, bütün İdrisleri kovalayacağız. Ümmet değil yurttaş olacağız. Cumhuriyeti savunacağız.

Orhan Gökdemir 'ın Son Yazıları