Mevlana Domates Yedi mi?

21/10/2009 Çarşamba
Mevlana Domates Yedi mi?

‘Ne bileyim!’ deyip geçmek olmaz. Bu domates işi ciddileşti! Hele ki, ‘İlahi Aşk’ı anlattığı son kitabında Elif Şafak’ın Mevlana’ya domates, biber, patlıcan yedirmesinden sonra! Eh bir kitabın toplumda ‘ciddi tartışmalar’ yaratması ve ‘ciddi başarılar’ kazanması da, zerzevat ticaretiyle ‘tavana vuran bütçe’ yapmasından başka nedir?

‘Zerzevat’ dedim de, ‘zerzevat’ demekle de iş bitmiyor! Biri çıkıp ‘domates zerzevat mı (yani sebze mi) diye sorsa ne olacak? Esasında benim aklım da, böyle bir sorudan sonra bu ‘domates’ işine takılmıştı! Elif Şafak’ın domates, patlıcan, biber yiyen dervişleri, sonradan çıktı karşıma. Hani, ‘yukarda Allah var’: benim ‘domates sorunu’na dikkatimi çeken ilk kişi Bayram Ali’dir. Bayram Ali mi? Kadim dostlarım Songün ve Zekâi’nin oğulları. Bu yıl üç yaşında. Anasına göre ‘insanı delirtecek derecede abuk subuk sorular’la dilinin çözüldüğü yaşında. ‘Domates sebze mi, yoksa meyve mi?’ diye sormuş. Anası, ‘Sebze!’ diye yanıtlayınca, ‘Niye meyve değil?’ diye eklemiş. Sorusunda direnince anasının siniri kopmuş: ‘Sebze işte, sebze sebze, sebze!’ diye bağırmış. Bayram Ali, anasının yatışacağı makul bir süre susup, sonra, ‘Bana göre meyve!’ diye eklemiş. İşte benim, ‘domatese merakım’ bu noktada kıvılcımlandı. Hani, Einstein’ın bu dünyadan giderken ruhunu çocuklara emanet ettiğine inanıyorum ya, dedim ki kendi kendime: ‘Şu domates işini bir kurcalıyayım!’

Tevrat’tan İncil’e, böğürtlenden yoncaya kadar herşeyin tarihi olur da ‘domatesin tarihi’ neden olmasın? En ciddi bilgi kaynaklarına göre, ilk kez Bolivya ve Peru’da yabani ve sarı renkte yetişen domates, daha sonra Meksika’da yetiştirilmiş ve Kristof Kolomb’tan sonra patlıcan ve biberle birlikte gemilerle Avrupaya getirilmiş. Fakat 1900 e kadar pek çok insan zehirli olduğunu düşünerek yememiş. 17.yy diyen de var ama, Anadolu’ya gelişi 19.yy ortaları. Abdülmecit döneminde, kırmızısı çürük sanıldığı için, yeşilleri yeniyor. İnsanları romantik yaptığı inancıyla Avrupa’da ‘aşk elması’ diyen de var ama o dönemde adı ‘frenk’. Eh, böyle olunca, 1240 lı yıllarda dervişlerin Bağdat’ta patlıcan soymalarını, Mevlana’nın Konya’da domates, biber yemesini ‘postmodernizmin dehasal düş ve kurgu gücü’ne bağlamaktan başka çare kalmıyor. Bayram Ali’nin asıl haklı olduğu nokta mı? Domatesin tarihçesindeki not aynen şöyle: ‘ABD de 1893 yılında mahkeme, sebzelerle birlikte saklanıp yenildiğinden, onu sebze diye sınıflandırmıştır, fakat gerçekte meyvedir.’ ABD de ‘sebze’ diye kayda geçtiği dönemde buna itiraz edenler var. Tıpkı günümüzdeki Bayram Ali gibi!

Ben domatesle, Bayram Ali’den dolayı, masumane bir biçimde böyle ilgilenirken, birden bire salça küpüne düşeceğimi nerden bilebilirdim? Esas düşüncem, domatesin, genleriyle oynanarak nasıl ‘hıyarlaştırıldığı’ ve çocuklar için çok önemli olan bu meyvenin nasıl zehirleştirildiği konusunda bir şeyler yazmaktı. Tam da o sıra, Elif Şafak’ın, ‘ilahi aşk’ı anlattığı kitabına göz atmasam, ‘Bayram Ali’nin Çalınan Meyveleri’ diye bir yazı yazacaktım. Her şeyin kaderi olur da yazının olmaz mı? Kader işte! ‘Aşk’ın zırvalarına kısmetmiş!

Elif Şafak’ın kitabı, iki aşka odaklı. Biri Boston-Amsterdam arasında 2008 li günlere denk düşen, Ella ile Aziz’in ‘dünyevi aşk’ı diğeri Bağdat-Konya arasında, 1240 lı yıllara denk düşen Mevlana ile Şems’in ‘ilahi aşk’ı. Benim ‘domates’ dediğime bakmayın, kitap esasında tanrıya odaklı. Belki Kuran yada bazı dini kitaplar hariç, her halde hiçbir kitap, Allah

kavramının çokluğu, ‘Allah’a güvenmek, Allah’a inanmak, Allah’a sığınmak, gerçek aşkı bu güven, bu inanç ve sığınışta bulmak’ kavramlarının çokluğunda bu kitapla yarışamaz. ‘Allah’sız sayfa bulmak mümkün değil. El insaf: hem de hıçkırık krizi gibi tekrar tekrar. Bir tüp salçaya 500 domates sığdırmak misali, bence kitabın asıl salçalaştığı yer de burada.

Kitap, tasavvuf kültürü, mevlevilik, sufiler gibi konuların kimi uzmanlarını çileden çıkardı. Sözgelimi, İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu Müdüdürlüğü yapmış ve bu konularda eserleri olan Ömer Tuğrul İnançer, küplere bindi. Şöyle diyor: “O kadar cahilane bir kitap ki. 1243’te Bağdat’ta, bir derviş patlıcan soyuyor.. Maddi bilgisi bu kadar noksan. Kendi şeyhi hakkında ‘uyuşuk’ tabiri kullanan bir derviş düşünülemez. Ama bu düşünüyor ve yazmış. 1001 gün çile diyor. Çilenin ne olduğunu bile bilmiyor. Mevlevi çilesi halvetten farklı bir şeydir. Ama cehalete ne yazık ki bir başka cahiller topluluğu olan toplumumuz tarafından prim veriliyor.” Kitaptaki yanlışları anlattığı konuşmasının (Tarık Zafar Tunaya’da) iki saate yakın sürdüğünü söylüyor. Yine de yanlışları, tahrifleri saymakla bitirememiş. Don vurmuş zerzevat evleğindeki çürümüş domatesten farksız ‘roman eleştirmenlerimiz’ medya patronlarına yağcılıkla iştigal ettikleri için ‘Zaman’ sorunları var ne yapsın bu adamcağız gürlemiş.

‘1240 lı yıllara şoklanmış domates’ olmasa da, ‘domates şoku’nun ilk sersemliğinden sıyrılır sıyrılmaz, yardakçılar da toparlanıp, kendilerince savunma mekanizması oluşturdular. (Bu savunucuların en ilginç ortak özelliği, iki cümlenin birinde, Elif Şafak’ın eşi Eyüp Can’a ‘nasıl değerli ve engin bir insan olduğu’ türünden övgü düzmeleri!) ‘Domates’ olayına dahil olup, Eyüp Can’ı övgü sosuyla süsleyen böyle biri, Edebiyat Ufku dergisinde, “sanatçının kurgu özgürlüğüne sahip olduğunu, domates olayının bir kurgu olduğunu, zaten aksi bir durumun Eyüp Can’ın bilgi deryasından kaçamayacağını” söylüyor. Yazar daha da ileri gidip, yazısını “Hoş, o devirde domatesin olabileceğine inananlardanım!” cümlesiyle bitiriyor.

‘İnanç’ deyince akar sular durur! Hele akarsuyu, “Modernden sonra gelen veya ‘modern sonrası’ diye ifade edebileceğimiz postmodern yaklaşım roman için deformasyon dönemidir!” görüşüyle setlediniz mi, duran akarsu baraja döner. Barajdan elektrik gelmese ‘Ampül’ nasıl yanacak? Postmodernizmde her türlü deformasyona formasyon özgürlüğü var ya! O. Pamuk, Kars’ta ‘ince belli çay fincanı’yla çayını içer, Kars çevresinde (neresinde gördüğünü kendinden başka kimsenin bilmediği) kestane ağaçları tasvir eder, havlayan köpekler için ‘köpekler hav hav dedi’ diye cümle kurar! Kime ne? Zerzevatlıkta kimsenin yarışamayacağı roman eleştirmenlerimizi ilgilendiren bir şey mi var bunda? Müzelik olacak denli ‘masumane’ durumlar değil mi? (Bakarsınız ‘Masumiyet Müzesi’nde ‘ince belli çay fincanı’nı ve Kars’ta tasvir ettiği kestaneleri sergileyip bizi utandırır!) Gerçi bu ayrıntıların, tarihe ve kültüre yapılan tahrifat (pardon: ‘postmodern deformasyon’) yanında, esamisi bile okunmaz ya!

Bir arkadaşım, ‘Bunca tarih tahrifatı karşısında tarihçiler neden suskun?’ diye soruyor! Anlamadım, tarihçiler mi suskun? Hangi tv kanalını açsam, tarihçiler orda. Ve de dantelli mankeninden damperli siyesetçisine o kadar çok konu ve konukları var ki. Öyle ya, dış kapının dış mandalı misali, iki günün biri ya bir padişah kuzeninin torunu ölüyor, ya Osmanlı’ya dönüşü özleten bir başka ‘açılım’ mevzusu doğuyor. Tarihçiler de bu ölümler ve doğumlar arasında, bilgi diye biriktirdikleri hamuru yoğuruyor. Yemlenerek demlendikleri medya patronlarına arşiv bilgileriyle tümsek olacak değiller ya! Ballandıra ballandıra Osmanlı’yı anlatmaktan daha geçer akçe ne var günümüzde? Muradları demek ki ekrana ermekmiş! Eski camların bardak olması misali! Murat Bardakçı da aynen bu ‘titizlikte’ davrandı: Mevlana’ya domates yedirme meselesine, programında bir sözcük (ve ona eklenmiş kendine özgü alaylı bir gülücük) dışında bulaşmadı! Niye bulaşsın ki? Durduk yerde ‘domatesin kırmızı lekesi’yle niye uğraşsın? Padişah da zaten ilk gördüğünde ‘zehirli olabilir’ diye kırmızısına bulaşmayıp, yeşilini dişlemiş!

‘Aşk’ adlı kitapta, yazar dışında bir de ‘yazarla birlikte’ notuyla ‘K.Yiğit Us’ diye çevirmen adı var. Çevirmen adı konduğuna göre, belli ki, İngilizce yazılmış! (Duygumu açıklayacak sözcük bulamadım!) Kitabın değil de, ardındaki gücün yardakçılarından biri, Elif Şafak’ın konuşmalarına dayanarak, Elif Şafak’ın bu kitabını eşi Eyüp Can’la birlikte yazdığını söylüyor. ‘Bilgi deryası’ diye nitelediği Eyüp Can’a övgüler düzerek. Ve ekliyor: “Şafak bu romanında da eşi Eyüp Can’dan yardım aldığını ifade etti. Metal Fırtına gibi çift yazar olmasında ne sakınca olabilir? Niye bu romanların yazarı yerine yazarları olarak Elif-Eyüp ikilisini görmek zor olsun?”

Eyüp Can mı? Domatesin olduğu gibi, onun da bir tarihi var. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni bitirdikten sonra, Harvard’da ‘Amerikan Dış Politikası ve Ortadoğu İlişkileri’ konulu lisansüstü eğitim almış. Fethullah Gülen’le çok yakın ilişkisi gurur kaynağı. 1994 te başladığı Zaman Gazetesi’ne kimliğini verip, on yıl ‘çalıştıktan’ sonra Referans Gazetesi Genel Yayın Yönetmenliğine geçti. AD Yayınları Doğan Basım’da yayınlanmış ve ‘Türk Osmanlı geleneği ve uzantısında bir beste’ diye sunulan “Fethullah Gülen Hocaefendi ile Ufuk Turu” adlı kitabı var. Medyada yükselmesinin referans kaynağına minnet borcunu ödeme babından. Oradan da, Hürriyet haber koordinatörlüğü ve yazarlığına zıpladı. Kenan Evren’in yargılanmasının gündeme geldiği aylarda (Haziran olmalı), Evren’in yargılanması isteklerine öfkelenmiş, öfkesini dışa vurduğu ve tutkulu tanımlarla Evren’i övdüğü yazısıyla, bu kez de Evren’e, Hoca’sının (ve dolayısıyla kendisinin) minnet borcunu ödemişti. Şimdilerde adı, ‘Hürriyet Gazetesi’ne Genel Yayın Müdürü olacak’ diye fısıldanıyor. Mevlana’ın domates yemesine, dervişlerin patlıcan soymasına şaşırmayanlar, buna da şaşırmayacaktır. Hazırlıklı olan niye şaşırsın? Ahali şaşıracakmış! Şaşırsın! Müstahak!

‘Hürriyet genel yayın yönetmenliği’ işi de, demek ki domates gibi yeşilinden olgunlaşıyor! Olası değişiklikte yer kapma telaşının manzarası ise, maşallah, sebze hali gibi. Köşe kapma hesaplarının en etkili yöntemi ‘güçlüye yağcılık - muhalifine efelenme’! Taraf’ın, kendini ‘liberal demokrat’ diye niteleyen türeme yazarı Rasim Ozan Kütahyalı’daki ‘hareketlilik’ de aynen böyle! ‘Medyadaki yıldız savaşları’na dahil olmak için çırpınıp duruyor. “Şimdi, Elif Şafak’ın, eşi Eyüp Can’ın yardımıyla Mevlana’ya domates yedirmesi ile ‘medyada yıldız savaşları’ arasında ne ilişki olabilir?” demeyin. Son zamanlarda, Elif Şafak’a domates atanlara en çok efelenen (ve de Eyüp Can’ı en çok yağlayan) o! Taraf’taki köşesinde yazdığı “Elif Şafak hezeyanları” başlıklı yazısında, nerdeyse ‘Elifimize dil uzatanların dilini koparırım!’ türünden tehditler savuruyor. İşte birkaç cümlesi: “Yoğun bir haksızlık, haset ve çirkeflik içeren Elif Şafak operasyonları, bunu yazan kişilerin tiynetini ortaya koyuyor... Artık anlaşılıyor ki, bu hezeyanları tekrarlayanlara, destursuz bağa girenlere bir dur demenin vakti geldi.. Elif Şafak çeşitli çevrelerle bağlantı kurarak bu derece tanınmışmış, eşi Eyüp Can vasıtasıyla bilmem neyi arkasına almışmış.. bunların hepsi zırva... Destursuz bağa girenler bundan böyle dikkatli olsun!” Taraf’ın ‘liberal demokrat delikanlı’ yazarı, zıplamak için ‘yağlama-efelenme’ işini nasıl öğrenmiş değil mi? Gördüğünüz gibi, ‘bağa destursuz girdiğim’ için benim işim de zor ki zor! Allah yardımcım olsun! Artık Rasim O. Kütahyalı’ya da, Hürriyet’e zıplama yolunda Eyüp Can yardımcı olur!

Post Medya’da “Rasim Ozan, Eyüp Can’ı neden öptü?” başlığıyla yankılanan, ‘Rasim Ozan’ın bu ‘ansızın Elif Şafak ve Eyüp Can tutkusu’na, geçenlerde, Turkcell destekli ‘HaberCrombie’deki bir yazı ‘acılı ketçap’ gibi damladı. “Hürriyet’in başına Eyüp Can mı geçiyor?” başlıklı (ve Aydın Doğan’a da, hem kesilen cezadan kurtulma, hem yeni ihalelere kavuşma formülünü işaret eden) yazı aynen şöyle: “Ertuğrul Özkök Hürriyet’in 18 yıldır başında. Ara sıra koltuğu bırakacağını ima eden yazılar da yazıyor. Metal yorgunluğu, yıpranma diyorlar ama kendisi de kendinden iyi bir isim bulamadığı için görevinin başında…Şimdi diyeceksiniz ki Referans Gazetesi’nin Yayın Yönetmeni Eyyüb Can Sağlık (nüfus kağıdındaki yazılış şekli) mı Ertuğrul Özkök’ten iyisi…Bir dakika anlatalım…

Doğan Grubu’nun Çukurova’nın patronu Mehmet Emin Karamehmet ve Turkcell ile kavgası malum. Bu kavga sonrası yaşanan “Mustafa” belgeseli krizi ve Özkök’ün bu krizi iyi yönetememesine rağmen beklenmedik bir şey oldu. Doğan Grubu’nun Maliye’den aldığı rekor cezaya ne Akşam Gazetesi’ne SkyTurk ne de Çukurova medyasının yazarlarından bir tepki geldi. Yani Karamehmet’in medyası Yeni Şafak, Star, Vakit cephesi gibi “Oh olsun, beter ol” yayıncılığı yapmadı. Hatta Akşam gazetesi ve bazı yazarları vergi denetimlerinin bağımsız olması için Doğan’a destek bile verdi. Bugün Doğan’a gelen ceza yarın Mehmet Emin Bey’e de gelebilir. Bu duruş Aydın Doğan’ın hoşuna gitti. Hatta TÜSİAD Başkanı kızının haberleri bile bu kritik dönemde Akşam ve SkyTurk’te hallice yer buldu.. Oysa daha birkaç ay önce Karamehmet’in eli kelepçeli fotoğrafları yayınlanıyordu Hürriyet’te... Dönelim Eyüp Can faslına.. Geçtiğimiz hafta Turkcell Genel Müdürü Süreyya Ciliv ve üst yönetim Boston ve New York’a gitti. Harvard ve MIT’te konuşmalar yapıp NYSE’de borsa gongunu çaldılar…

Peki Ciliv bu geziye Doğan’ın hangi yayın yönetmeniyle gitti?…Ertuğrul Özkök’le gidecek değil ya…Eyüp Can ile gitti. Can da Harvard’da Turkcell’in ne büyük iş yaptığını filan yazdı Hürriyet’teki yeni köşesi ve Referans’ta, Ciliv ile kişisel dostluğunu ilerlettirirken… Peki bunun anlamı ne? Bunun anlamı şu. Turkcell’in yıllık reklam bütçesi 40 milyon TL civarı. Medyadaki ilan pastasının kabaca yarısı Doğan Grubu’nda. Yani Turkcell, reklam vermeye kalksa Doğan Grubu gazete, TV, dergi ve web sitelerine 20 milyon TL aktaracak demek… Telekomünikasyon sektöründe rekabet kızışmışken Turkcell’in de inadı artık kırılmak üzere. Doğan, Karamehmet’e bir telefon açamaz ama Eyüp Can ile Süreyya Ciliv bu işi pekala aralarında halledebilir. Üstelik Zaman kökenli Eyüp Can, hem hükümetin aradığı ılımlı isim hem de Elif Şafak gibi çağdaş romancı bir kadın ile evli… Hürriyet’e uygun, özel yaşamında modern ama özünde gelenekçi olarak daha iyisi mi bulunur… Özkök mü, o Tarantino filmleri seyredip, Pazar eki için söyleşiler yapmaya, yazın Çeşme’de kışın Paris-New York dolaşmaya çoktan hazır değil mi ki? E, bu krizde patronuna 20 milyon TL’lik kaynak yaratan biri de müsaade edin Hürriyet’in paşası olsun.”

Teşhis ve tespit nasıl? Domates nelere kadirmiş meğer!

‘İlahi aşk’ın ardındaki şu ‘ilahi komedya’ya bak! Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Aziz Nesin düzeyinden düştüğümüz karanlık çukura! Sefaletin içinde kurulan şaşaaya bak! Şu toplumsal aptallaşmaya! Şu teslimiyete, pazarlığa, kire, bayağılığa. Düzey düştükçe artan kazanç hırsına! Hasta evindeki miras telaşına! Şu yağmaya, şu toplumsal alıklığa.. ‘Lanet olsun toplumu bu hale düşüren kim varsa mazlumun laneti üstlerinden eksik olmasın!’ demenin yeri değil mi?

Cürufun binalaşma sürecinde, hadi diyelim ki, bu işin müteahhitlerinin kafaları iyi çalıştı ve temellerini ABD den Fettullah’a dek ‘sağlama’ dayadılar ya peki, bu faşist binalaşma sürecinin kalfalığı, ameleliği, taşeronluğunda iktidara methiye düzenlerin, mücadeleden bezenlerin, dünyayı köşelerinde dilsiz süzenlerin, sosyalistliği sadece etnik soruna büzenlerin, döneklikte para ve şöhret sezenlerin, davetlerde yemlenip sızanların, kapı kulluğunda azdıkça azanların, güçlünün peşinde kuyruk sallayıp gezenlerin, ihanet batağında yüzenlerin… hiç mi payı yok? ‘Dibe vurmak’ diyordu Kemal Okuyan. ‘Doğrulup yükselmemiz için dibe vurmamız gerekli!’ Hâlâ dibe vurmadıysak, yandık ki ne yandık.

Mevlana’ya domates yedirmişler! Burda kalsa, sözünü bile etmeye değmez. Halkın yediği kazığın yanında domates ne ki? Bayram Ali’lerin ufkunu karartanların, içimizi böyle daraltanların, bırak salça küpünü, ‘sırça köşk’ünü kırıp döksem azdır. Hem de nasıl az!