Çıkmak için bu karanlıktan

04/11/2009 Çarşamba
Çıkmak için bu karanlıktan

Zorbanın tuzağındasın! Aç, bitkin, yaralı...
Katilin, sinsice izliyor seni
kurbanı olarak iştahının!
Vahşet ve acımasızlık: bu onun karakteri...
Ve sen tutsaksın, kanlı bir oyuncak gibi ellerinde,
sarıldığını sanarak yaralarının...
Susuyorsun, sustukça derinleşiyor yaran, iyileştiğini sansan da!
Acısından hınç sağmayan bir halkın yaraları nasıl iyileşir?
Susmanı istiyor efendiler! Susmanın körelmek, esaret,
teslimiyet olduğunu bilerek... Bu zalimin besini
bırak artık efendinin tasından tıkınmayı bir yana
sesini bul bağrındaki yaranın!
Kıvılcımın kendinsin, kendi kolların.
Bağır bağırabildiğin kadar! Korkma!
Halk ancak bağırdığınca var!
Kendi nefesinle silahlan, kendi sesinle
yırt at barbarın sana sabırdan dokuduğu küflü kefeni!
Unutma: kında duran onur paslanır!
Sana ayaklanıp, acılarının hesabını sormak,
sana işleyen, ışıldayan cesaret,
sana Spartaküs’ün kardeşi olmak, sana çığlar, çağlayanlar,
kalbinde bilenen çığlık, var gücünle gürüldemek yakışır...
Halk budur! Aklını başına al! Sensin yeryüzünün sahibi!
Halk budur! Dursun diye akan kan
dinsin diye gözyaşı, gelinler gülsün diye,
silsin diye acının isini analar dudağından,
bağrılması gereken yerde kalkıp bağırandır halk. Halk budur!
Halksan, koparıp alacaksın kollarından kırbacını zorbanın!
Halka dik başlılık,
dalın, arının, tomurcuğun,
mazlumun, mahzunun, masumun,
güçsüzün, kimsesizin gürzü olmak yakışır.
Halksan, kendinden ötesini bekleme! Bıçak sesi var kemiğinde,
dilin kesik, göğsün paramparça...
Beklediğin ne ki, kim, neyin nesi?
Kendin kırmadıkça kolundaki zinciri, daha çok ezileceksin!
Seni sabrın afyonuyla besleyen, zalimin uşakları değil mi?
Bekleyen halk puslanır, paslanır, usul usul uslanır! Ve artık
duyulmaz olur iniltisi...
Unutma: katiline sığınanın inlemesi duyulmaz!
Ufkun var, ona bak gücünü ufkunda kanatlandır!
Alazınla rüzgârlan!
Rüzgâra zincir vuramazlar!
Çünkü halk, rüzgârı olduğunca halk,
çünkü rüzgâr estiğince rüzgârdır!
Yılgınlık pazarlıyor tüccar yılgınlık çünkü hem malı onun
hem oyuncağı! Parçala, kır at! En azından,
damarına basılan çoçuk kadar cesur ol! Diklen!
Utan biraz düşmanına direnen karıncadan!
Korkaklıktan duyulan sadece zincir sesidir!
İnsan, sevdası kadar insandır halksa, gücü kadar halk
yeter ki soluk alsın, kuşansın kendini kendi olarak!
Zorbanın korktuğu da bu: ayaklanan acının, sellleşen dere gibi
çığa dönüp gelmesi...
Evet evet, parçalanmak için sırasını bekleyen
kurban kükrediğinde, barbarın hükmü biter!
Çünkü şahin uçtuğu kadar şahin, ırmak aktığı kadar ırmak,
can kükrediği kadar candır! Ürktüğü kadar değil!
Bu oyun bozulacak, başka yolu yok!
Silinecek gencecik kızlarımızın perçemine sıvanan zifir,
kan ve karanlıkla örülmüş ne varsa sökülüp atılacak
o ‘Maşallah!’lar, ‘İnşallah!’lar, ‘Allahın izniyle!’ duaları
‘Haline şükret!’ telkinleri, ‘cennet’ vaatleri, ‘Örtün!’ öğütleri,
kara iştahlının bilinmeze bıraktığı ne varsa...
Yerini kırılan zincir sesi alacak,
ufuktan kıvılcımlarla emzirilmiş sahici ışık!
Çünkü ancak, ışıltılı, güvenli, sahiciyken güzeldir hayat
dereler duru aktığında, yamaçta mayınsız kamaştığında bahar,
dal kendi huyunca filize durduğunda...
Çocuklar korkusuz oynadığında ancak sokaklar yaşam bulur
çiçekten dumansız sağdığında balını arı,
ay ay olduğunda, tay tay...
Sadece bebelerimiz ve dedelerimiz değil,
analarımız ve oğullarımız değil sadece,
su, toprak ve hava değil
ölüler de bekliyor bizi... ölülerimiz...
Halk, kuşanıp öz gücünü, dikilmezse karşısına celladın
her şafak yeniden asacaklar Erdal’ı ceylan çağında
her biri bilekte nabız, dalda filiz: Suphi boğum boğum,
Sinan delik deşik, İbo kıyım kıyım, Mazlum dilim dilim,
Mahir param parça...
Toplanıp eğleniyor işkenceci katiller karşımızda!
Dağ dikliğince dağ, yağmur yağdığınca yağmursa eğer
halk da, uğrunda can verenleri
bağrında taşıdığınca halktır! Ötesi yok
ötesi: isten, küften ve salyadan zifiri bir bataklık,
sürekli uğuldayan!
Öfke hiç bu denli güçsüz olmadı, meydan hiç bu denli ıssız,
sevda hiç bu denli düşsüz...
Hırsız hiç bu denli hissiz olmadı,
zorba hiç bu denli tınmaz, pervasız uşak hiç bu denli bulaşık...
Hiç bu denli sığlaşmadı, softalaşmadı, taşlaşmadı şair
unutup Yunus’u, Fikret’i, Karaca’yı...
‘Okumuş zümre’ sarsak olmadı bu denli hiç,
bu denli ruhsuz, onursuz, ürkek, yardakçı, sümsük..
Arsızlaşmadı beyin bu denli hiç, yitirip utanma duygusunu...
Yalan hiç bu denli sünmedi, insan hiç bu denli sinmedi...
İncelik inim inim, haklılık yapayalnız
şefkat kör, vefa unutkan, dostluk sağır
sabretmek safradan safra, zehirden zehir...
Yeter artık, doğrul! Adına yakışır ol! Kimliğini bul!
Dikilmesi değilse eğer, karşısına
hayatı yok edenlerin
halkı halk yapan nedir?

Nihat BEHRAM / Kasım 08