Anlamak

26/08/2009 Çarşamba
Anlamak

Bazı konular var, ne yaparsam yapayım, anlayamıyorum. Anlama çabalarım sonuç vermiyor. Açıkçası, böyle durumlarda moralim de bozuluyor. İnsanın ‘anlama zorluğu çektiğini’ düşünmesi elbette moral bozukluğu yaratır. Hatta zaman zaman, anlayış kıtlığımı insanlardan gizlediğim duygusuyla, içimde derin bir eziklik hissettiğim de oluyor. Ne yapayım, elimde değil, bazı şeyleri anlayamıyorum işte.

Sözgelimi, ışığı bize veren güneşin ateşi değil mi? Bunu anlıyorum. Gün doğuyor ve gündüz oluyor. Buğdayı bize veren toprak, balı bize veren arı, suyu veren kaynak, sütü veren inek, balığı veren deniz... değil mi? Bunları anlıyorum. Ama neden, gün ışığında güneşe, suyu içerken kaynağa, ekmeği çiğnerken toprağa, balı yerken arıya, süt içerken ineğe değil de, tanrıya şükredilir, bunu anlayamıyorum? Eğer birisi çıkar da, ‘Bunda anlamayacak ne var, tümünü yaratan Tanrı!’ derse, beni iyice salak yerine koymuş olur. Bu kadar ucuz mu? ‘Anlama kıtlığı’ dediğim dertten kurtulmanın çaresi bu kadar ucuz olsaydı, devlet adamlığı gibi zaten o da işportaya düşmüş olur, ben de alırdım! Canımı vurmadığım taş, girip çıkmadığım iş, akıl danışmadığım baş kalmadı. Hacısına, hocasına danıştım. Alimiyle, zalimiyle yarıştım. Çocuğuyla, yaşlısıyla görüştüm. Bütün dünya nimetlerinden vazgeçmeyi göze aldım, yine de ulaşamadım. Yani, anlamaya çok uğraştım ama, anlamam mümkün olmadı. Bundan sonra da artık hiç mümkün olmaz.

‘Çok uğraştım, çok kişiye danıştım’ sözünü haybeden söylemiyorum. Tümünü tek tek açıklamak zaman alır. Sadece, çocuklarla olanını açayım, ötesine siz karar verin: Susuzluktan kavrulmuş hangi çocuğun, su içince aklına ilkin ‘tanrıya şükretmek’ gelir? Ya da yumurtayı, gün ışığını, balı görünce.... Hani, anası-babası, hacısı-hocası ezberletmiş de, aklına, ‘Tanrıya şükür!’ demek geldi diyelim! Ya peki, neyi neden dediğini anlaması mümkün mü? Çocuk süt içiyor, ‘Yavrum tanrıya şükret!’ diyorsun. Demediğinde, kaşlarını çat, demesi için yeter. Olmadı kulağını çek hadi o da olmadı, yani çocuk dik başlı, at iki tokat, o an ezberlemesinin yolu açılır. Hatta zeka seviyesi yükselir ve ‘süt!’ diye doğaçlama bozuk düzen meleyeceğine, ‘şükür’ü mevlitteki makamıyla gevelemeye başlar. İşte, benim anlama kıtlığım tam da bu noktada düğümlü. Ben, ‘tanrıya şükrederken’ neye şükrettiğini anlayan bir çocuk görmedim daha. Hatta, arkadaşımın çocuklarına dondurma aldığım bir gün, babası “Nihat Amca’ya teşekkür edin!” demiş, ben de ‘Bana değil tanrıya!’ diye düzeltmiştim. Çocukların bana, salak gibi değil de, salakmışım gibi uzun uzun, ama sessizce bakışlarını asla unutamam. ‘İçimdeki eziklik’ dediğim budur. Aynısı, karıma çiçek aldığım bir gün başımdan geçti. Daha ‘mersi’ sözü ağzından çıkarken, ‘Got’ diye eklemiştim. Bakışlarındaki anlam, salaklığım hakkındaki fikrinin pekişmesiydi! Süt içen çocuk tanrıya şükretmeliymiş! Diyelim ki ineğin fonksiyonu yok, en azından sütü eve getiren kişi ev halkından biri değil mi? Hiç olmazsa ona şükret. Hayır, sofraya otururken ve de kalkarken tekrarlaması için, çocuğa illa ki zorunu öğreteceğiz. Karmaşık olanını. Anlaşılmazı. Düşseli... ‘Yavrum ineğe şükret!’ gibi, gayet anlaşılır, gayet basit, son derece de gerçek olan bir ‘şükür’ nedeni varken! Ya da ‘Babana, anana şükret!’ demek varken. Şimdi bu şükür (kadirşinaslık ve teşekkür) gerçekçi ve de anlaşılır olmuyor da ‘Tanrıya şükür’ mü anlaşılır oluyor? Zaten tek avuntum da budur. Yani: anlayış kıtlığımda, danıştığım bütün çocuklarla ortaklığım. Büyümeleri sürecinde, anlaşılmaz olan şeyleri bir biçimde hatmedip, ‘anlayacak’ olsalar da. Öyle ya, adı üstünde: çocuk! Tanrı’nın çocuklara süt iletmek için aracı olarak ineği yarattığını nasıl ve nereden bilebilir? Büyüme sürecinde öğrenecektir. Gerçi artık ‘hafızlık eğitimi’ kundaktan başladı ve de imamın önü her alanda iş tutabilecek şekilde açıldı ya...

Bir çocuk size bütün doğallığı, içtenliği ve insani merakıyla bir soru soracak ve siz gerçeğe değil sallamaya dayalı bir yanıt vereceksiniz. Şahsen benim vicdanım kaldırmaz. Neyse o!

Bakın bunu da bir türlü anlamıyorum. Yani, her şeyin en doğrusunu büyüklerin bildiğini. Yalanın, dolanın ‘en yanlışı’ olur mu ki, ‘en doğrusu’ olsun? Demek ki olurmuş. Ben bir türlü anlamasam da: Şükrün en doğrusu: tanrıya şükür!

Benden bu anlayışa saygı bekleyen, boşuna bekler. Anlayışım kıt ama, sahtekâr değilim. Anlamadığım bir şeye saygı sunamam. Anlamadığı şeye saygı duyana saygısızlık da yapmam. O kadar kaba değilim. En fazla, ‘Bana ne?’ derim. İnsana bulaşmadığı, dilimi kesmediği, ağzımı dikmediği sürece. Güneşime, kaynağıma, arıma, toprağıma, ineğime ilişmediği, sahibinden alıp, “tanrı elçisi’ sıfatlı ulemanın malı kılmadığı sürece. Benim anlayamadığım şeyi, tıpkı çocuğa yaptığı gibi iki tokatla bana anlatmaya kalkmadığı sürece. Çocukları, arkaya öne sallana sallana, ezberine kul köle kılmadığı sürece. İşi yalan ve yağmaya döndürmediği sürece. Bunlara yeltenirse dövüşürüm. Anlayışımın kıtlığı, malına sahip çıkamayan, korkak, sünepenin biri olduğum anlamına gelmez hani! Anladığım şeyi, anladığım kadarıyla, anlamayana anlatmak gibi bir anlamım olduğuna inanırım. İnsan olarak.

Birisi çıkıp da bana, yaptığım bir iş ya da ettiğim bir söz için, ‘Yeri ve zamanı değil!’ dediği zaman da, elimde değil, deliriyorum. Çocukluğumdan beri, ömrüm billah, bu sözün, kırbaç gibi şakırtısını dinledim. Şu yaşıma geldim, hâlâ ne yana dönsem o yanımda şakırdar. Öyle ki uykumda bile uğultusu var. Sanki bazıları analarından, neyin nerede ve ne zaman olabileceğini gösteren saat ve pusulayla doğuyorlar. Ya da böyle bir saatli pusula var da benim haberim yok. Ayağa kalkacak olsam, ‘Yeri değil!’ diyen biri çıkıyor, ‘Ayaklanın!’ diyecek olsam, hakeza, mutlaka, ‘Zamanı değil!’ diyen biri var. Kimseyi suçlamıyorum. Mekan ve zaman konusunda dengesizlik bende. Bunun bilgisi bile bazı şeyleri anlamama yetmiyor. Sözgelimi, ‘Polis bana vurduğunda benim de ona vurma hakkım doğar mı?’ diye aklıma bir soru takıldığında, hukukçudan siyasetçiye, bilgisine güvenilir herkesin yanıtı aynı: ‘Senin kafanı kıran polis yargılanmaz, sen görevli memura el kaldırmaktan ağır ceza yersin! Ne, ulu orta böyle konuş, ne de yapmaya yelten!’ Böylesi öğütleri anlayabilmemi, benden beklemeyin! Kimse kusura bakmasın, anlayışım kıt, ama, anlamadığım şeye körü körüne uyacak, kul köle olacak denli ruhsuz ve aptal da değilim.

Bak şu işe: işte döndük yine başa! Asıl anlamadığım da bu zaten. Yani bunca yolu, bunca yılda, spor salonundaki bantta mı yürüdük? ‘Beddua dua mıdır, değil midir?’i tartışıyoruz. Yani: ‘Sosyalist mücadele ile inancın ilişkisi’ni. En anlamadığım konuda ortalıkta kalakaldım. Ya ‘tik tak’ uyarısı, yani ‘Zamanı değil!’ ya ‘taktik’ önerisi, yani ‘Mekânı değil!’ İyi de, ben bilgimi sosyalizmin biliminden edindim. Arının ve ineğin gerçekliğini de, cinin ve şeytanın düşselliğini de. Aslıyla öğrendim. Gerçekliğin aklımdaki iziyle. Görmenin, dokunmanın, farketmenin, solumanın, düşünmenin, varoluşun özüyle... Dayatmanın ezberlenmiş hızıyla değil. Varılmazın, bilinmezin buzuyla değil... Sosyalist yapılanmanın harcı gerçeklik değil mi? Düşlerimizi sahi ve canlı kılan şey hayat gerçekliği değilse eğer, başka nedir? Anlaşılmazlık mı? Bilinmezi bilinir kılmak, anlaşılmazı anlaşılır yapmak, düşünmek ve konuşmakla başlayan eylemlilikten geçmiyor mu? Hani, yalanda, dolanda, hırsızlık işinde, ‘tik tak ve taktik ayarı’ deseler anlayabilirim de, bilimsel doğruyu seslendirirken dilimi nasıl ‘Dur, yeri ve zamanı değil!’ diye tutayım. Bu noktada beynime söz geçirsem, kalbime dinletemem. Hadi, ‘Bana vuran polise benim de vurma hakkım’ konusundaki düşüncelerimi, ‘yersiz ve zamansız’ bulanlara bir oranda hak vereyim, ama, bilimsel gerçekliği dillendirmenin, çocuğun sorusunu yanıtlarken doğruyu seslendirmenin, zaman ve mekân ayarı mı olurmuş?

Dini siyaset malzemesi olarak kullanmamak, sosyalist örgütlenmelerin diğer bütün örgütlenmelerden en temel farklarından biridir. Dini öne çıkarma yerine, tam tersini, yani dini siyasete alet edenlerle mücadele eder. İnancı, dincilik olarak sahneye sürenlere karşı, daha da aktif mücadele eder. Sosyalist örgütlenmelerin diğer örgütlenmelerden bu farkı, temel bir farktır. Asla vazgeçilemez. Vazgeçmek varlık nedeninden vazgeçmektir. İnsanın sudan vazgeçmesine benzer. (Sözgelimi, liberallerin, yalakalıkları gereği temel değerlerden vazgeçme konusundaki yalama halleri, böyle sorunları olmadığı içindir.) Kuşkusuz ki, sosyalist örgütlenmeler, ‘ateistler kulübü’ değildir. Ama, ateizm de ‘grev hakkı, eğitim hakkı, oy, iş, çevre hakları, eşcinsel hakları’ sıralamasında sayılacak bir şey değildir. Bu hakları ciddi bir sosyal demokrat da seslendirir. Sosyalist örgütlenmeyi diğerlerinden ayıran temel kıstaslar var. Düşüncesinin bilime dayalı oluşu, bilimselliği bunların başında gelir. Evet, sosyalist örgüt dinsizlik propagandası yapmaz ama Dawkins’e konulan yasağı da kendine konulmuş yasak gibi önemsemesi gerekir. Bir sosyalist sözcünün ağzına, Dawkins’e konulan yasağı lanetlemek yakışır, ‘türbana özgürlük’ sözü değil. Birinde varlık nedeni olan bilim ışıldar, diğerinde ise (gerekçesi ne olursa olsun) en azından laisizmin paslanması vardır.

Bilimde geriye yürüyüş var mı, ya da sık sık geriye dönerek sürekli yerinde saymak? Hoca ve politikacı, hele ki politikacı hoca, ‘Evet!’ diyor. ‘Anlamıyorum ama kabulleniyorum’ mu demeliyim? İnsanın varoluşunu Adem ile Havva’nın Cennet’ten kovuluşuna bağlayanla ne konuşulur? ‘Tartışmaya açık olunmalı’ymış! ‘Elektrik bilim bulgusu mu tanrı lütfu mu’ diye tartışma mı olurmuş? Yok artık, oturup depremin tanrı cezası olup olmadığını, yer çekimini, dünyanın dönüp dönmediğini falan tartışacağız! Eh, Cüppeli Hoca’nın, Adnan Hoca’nın falan referansları böyle! Kaldı millet meselesi! Fethullah Hoca’nın önerdiği gibi, onun feyzini de Saidi Nursi’nin ümmet meselesine ekleriz olur biter! ‘Açıldı açılacak’ diye ‘reklam arası’yla sunulan ‘Özgürlük paketi’ bu değil mi? Hele ‘reklam arası’ bitsin bakalım daha neler çıkacak? Aklımız mı yatacak, uykumuz mu kaçacak, göreceğiz! Özgürlüğün çeperi anlaşılır olana doğru gelişip genişler çünkü, anlaşılmaz olana doğru değil. Tıpkı bilimde olduğu gibi. Ondan ki sosyalist mücadele tek bilimsel siyasettir. İnsanı aydınlığa doğru emziren. Bak, bunu anlıyorum işte!

Vay ki vay Karacaoğlan, sana deselerdi ki, ‘Zülüf’ diye ‘perçem’ diye yorma kalbini, senden dört asır sonra, memleketin başını, hem de ‘özgürlük’ edasıyla türban tutacak! Vay ki vay Darwin Amca, hiç aklına gelir miydi, günün birinde, hem de ‘evrim’ nidasıyla bu kez insan maymunlaşacak!

Bu ‘manzara’nın bir ‘ilkelleşme’ olduğu söylense anlayabilirim ve söyleyenle ‘inanca saygılı olmak’ noktasında anlaşabilirim. Sözgelimi, dinci yobazlık ve softalığın kök tutturamadığı Anadolu Aleviliği ile sorunum yok. Tam tersi, kültürel derinliği ve dünyaya açıklığıyla bu inancın yoğunlaştığı kitleyi, dinci yobazlığa, softalığa karşı verilen mücadelenin olanağı sayarım. Ayrıca, dünya, tanrı inançlı ve de aynı zamanda uygar insanla dolu. Bilime saygı ve toplumsal aydınlanmaya uyum, uygarlığın kıstasıdır. Ama, ‘türban sargısı ve Darwin yargısı’ gibi bir ilkelleşmenin, ‘inanç, düşünce ve kültür özgürlüğü’ yaftasıyla sunulmasını anlamam mümkün değil. İnanç, kişinin ruhsal bağlılığı değil mi bunu diken gibi kuşanmanın, sarığıyla, çarşafıyla topluma dayatmanın uygarlıkla ne ilintisi olabilir? Hele ki, sosyalist mücadelenin ‘ilkelleşmekle’ ne bağlantısı, ne çıkarı? Boşuna anlatmayın, baştan söyledim: anlayamam! Ve zaten bu konudaki anlama kapasitem, ‘en saçma tahrik unsurunun saç olduğu’ bilgisiyle sınırlı. Saçmalığı meşru etmek değil, teşhir etmek gerekir. Varsın yobaz bana ‘Kafir!’ desin, bu bilgi bu konuya kafidir.