Ahmak Yemlemesi

22/09/2010 Çarşamba
Ahmak Yemlemesi

Belki izleyeniniz vardır. Ben ağlamakla gülmek arası bir duyguyla, şaşkınlık içinde izledim. Anadolu kentlerinden birinde, yerel kent televizyon muhabiri sokakta röportaj yapıyor. Yolda çevirdiği kişilere “Nesli tükenmekte olan dinazorları koruma altına alma yasası çıkacak!” diyerek düşüncelerini soruyor! Genç bir adam, “İyi olur, diyor ve ekliyor, dünyanın dengesini bozdular, bütün canlılar yok oluyor!” Bir diğeri, “Anlamadım, bu yasa daha önce çıkmamış mıydı, benim bildiğim Avrupa’da bu yasa var, zaten AB bizden bu yasayı çıkarmamızı istemişti!” diyor. Türbanlı genç kız, “Nesli tükeniyorsa, bu Allah’ın takdiridir, tanrının işine karışılmaz!” diye söyleniyor. Üstelik bunlar tahsilli gençler! Orta yaşlarda bir adam, “Faydalıysa korusunlar, zararlıysa niye koruyacaklar ki!” diyor... Muhabir yemlemeyi sürdürüyor. Yemlenenler aşağı yukarı benzeri yanıtlar veriyorlar...

Zaman zaman dostlarımla buluştuğum kahvede, bizi görünce masamıza oturan bir arkadaş var. Genellikle politik konularda konuşmaya çok meraklı ve kendine özgü fikirleri olan bir arkadaş. Devrimci bir harekete de sempatizan. Biraz saf. Televizyondaki röportajdan söz ederken, daha sözümü bitirmeden “İsviçre’de dinazor yoktur!” diyerek araya girdi, sonra da kuşkusunu sorgulayıcı bir ses tonuyla “Belki de vardır!” diyerek masadakilerin tepkisini ölçtü! Yine kendisi, kendi sorusunu “Olsa da sadece hayvanat bahçesindedir, orda yok yok!” diye yanıtladı. “Orda yok ama müzede var!” dedim. “Hayret, müzeye neden koymuşlar?” dedi. “Ölü de ondan müzedeki iskeleti!” dedim. “Kim öldürmüş?” dedi. Masadakiler azar ve alay tonuyla söylenmeye başladı. Sonra biri, “Açlıktan ölmüş, günlerdir gazeteler onu yazıyor, okumadın mı?” diye bizim safı yemledi. O da, küçümsenmiş olmanın kırgınlığıya elindeki gazeteye döndü!

Yine aynı arkadaş bir ara, kafasını gazeteden kaldırıp, “Özcan Deniz yakalanmış!” diye mırıldandı. Bu kez ben ‘Hayret, dedim, ne yapmış ki?” Arkadaş, “Kaçamak yaparken yakalanmış!” diye ekledi. Hayretim iyice arttı. “O varlıkta ve konumdaki bir insan kaçamak yaparken niye yakalansın ki? İstese hem kendine hem manitasına ayrı iki uçak tutar, Mick Jacker gibi okyanus ortasında olmasa da Ege’de bir adaya gider!” dedim. Sonra, kaçamağı yakalayan muhabirin maharetini merak edip, haberi okudum. Herkesin tıkış tıkış olduğu Bodrum’da yakalanmış! Tıkış tıkışlığın fışırdadığı sahil yolunda! Tıkış tıkışlığın fışıldayıp şarladığı akşamüstü saatlerinde! Üstü açık otosuyla giderken! Daha doğrusu, yüz metrelik sahilde poz vere vere, dura kalkla yol alırken! Haberin başlığı: “Özcan Deniz’e şok yakalama!” Gazetenin sayfaları böylesi ‘şoklanmış’ yem ambarı...

Önceki ayların birinde, Türkiye’den dönerken, istemeye istemeye yine kendimi bir kavganın içinde bulmuştum. Üç kişilik sıranın bir ucunda genç bir emekçi kadın oturuyordu. Hamile. Ayrıca kucağında 2 yaşlarında çocuğu var. Orta koltukta oturan 6 yaşlarındaki çocuk da onun oğlu. İkisi de ağlıyor. İkisinin de çişi var. “Yenge çocukları tuvalete götürsene!” dedim. “Arkaya gitmekten korkuyorlar! Birini götürsem öbürü durmuyor!” dedi. Ön sıralarda oturduğumuz için, “O zaman öndeki tuvalete götürelim, ben birini tutarım!” dedim. Kadıncağız kalktı, çocuklar da sustu. Tam perdeyi açıp business kesime geçmiştik ki, hostes hanım, “Arkadaki tuvalete gideceksiniz, burası business clas, girmeniz yasak!” dedi. “Bu kadıncağıza o zaman siz yardım edin!” dedim. Tınmayıp, aynı uyarıyı daha sert bir sesle tekrarladı. Alttan aldım, rica ettim, fakat nuh dedi peygamber demedi! Çocuklar yine başladı ağlamaya. Kadın yerine döndü. Ben hostesle tartışmaya takıldım. “Sizin göreviniz hizmet, bu insanlara hizmetle yükümlüsünüz, ön ya da arka, tuvalet ayrıcalığı ne? Bakın arka tuvaletlerde on kişi kuyruk bekliyor bu bölümde sadece iki yolcu var ve tuvalet boş şu iki ayrıcalıklıya gösterdiğiniz nezaket ve hizmetkârlığı bu emekçi kadından neden esirgiyorsunuz?” sözüme hostes, “Bana hizmetçi diye hakaret edemezsiniz! ” diye sesini yükseltince, “Hizmetçiyi küçümseme duygunuz dilerim kişiliğinizdeki bir çarpıklığın sonucu değildir!” dedim. Bu kez business bölümde oturan ‘beyefendi’ kılıklı zat, kılığının altında sakladığı salyalı titreyişle, hostese, “Ben size hakaret ettiğine şahitim!” dedi. O an dünyanın bütün yanardağları içimde toplandı. “Aşağı indiğimizde seni lokuma bağlayıp, bokunu toplaman için yine göğe yollayacağım!” diye lav kusmaya başladım. Uçak yolcu dolu. Bütün yolcular bizi dinliyor. Bu kez onlara, “Siz bu haksızlığa seyirci mi kalacaksınız, bana tanık olacak kimse yok mu?” diye bağırdım. Konuşan sadece o hamile kadıncağız, “Ağabey, benim yüzümden oldu!” diye beni yatıştırmak için yakarıyor. Başka ses yok. Bütün yolcu süt dökmüş kedi. Yolcunun çoğu beni tanır. Bir kısmını da ben dernek ya da gösterilerden falan tanıyorum. Diğer hosteslerin ricasıyla yerime dönerken, yolculardan biri kolumu tuttu. Baktım, eskiden tanıdığım bir arkadaş. Radikal sol örgütlerden birinin ileri ve keskin mi keskin temsilcisi olduğu dönemden tanışıyoruz. Eski yıllara göre şişmanlamış. Saçları biraz dökülmüş. Uysallaşmış. Giyim kuşamı başkalaşmış. Sacece benim duyacağım şekilde ve püremsi, liberalimsi bir sesle “Hiç değişmemişsin!” dedi. Herkesin duyacağı şekilde ve herkesi biraz yemleme duygusuyla “Çok değişmişsin!” diye yanıtladım. Kemal Sunal’ınkine benzer bir sesle güldü. Sonra, tepkilerini tartma içgüdüsüyle meler gibi yanındakilere baktı.

Yazıya ‘dinazor’la başlarken aklımdaydı. Unutsam da, yazının burasında yine aklıma geldi: sağolsunlar, birçok devrimci çevre, internet aracılığıyla aralarında sürdürdükleri tartışmaları bana da iletiyorlar. İlgiyle izliyorum. Yazık ki, akılla aplallık arasındaki gelgitlere bu tartışmalarda da tanık oluyor insan. Bazı arkadaşlar, bir devrimci için en sıradan, en berrak olması gereken konularda bile, bir şeyler anlatabilmek için nefesleri kururcasına çırpınıyorlar. Bir kesimse, nato kafa nato mermer! Sözgelimi, ciddi bir hareketin taraftarları son günlerde aralarında ‘liberallerin devrimciliği’ni tartışıyor. Bir kesim, “kendilerini solda sayan bu insanlara faşist, sistem yalakası, ajan falan demenin devrimci tavır olmadığını, hatta devrimci mücadeyi zayıflatmaya yönelik olduğunu” falan söylüyor. Bilinçli kesimse bu ‘saf hal’(ahmaklık demeye dilim varmıyor) karşısında, ne söyleyeceğini şaşırmış durumda. Öyle ya: liberallerde solculuk arayıp koruma altına alma duygusunun dinazorları koruma yasası hakkında düşünce üretmek saflığından ne farkı var?

Bilmem ki, aptallıkla akıl arasındaki uçurumun bu derece derin olduğu bir başka dönemi var mı insanlığın? Ve büyük kesimiyle madyanın aptallığa yem ambarı olarak çalıştığı....