Direnişin sanatı, devrimin sanatı...

28/01/2014 Salı
Direnişin sanatı, devrimin sanatı...

Haziran günlerinde yaratıcılık had safhadaydı. Duvar yazıları, sloganlar, pankartlar… Kavganın estetiği de hissediliyordu olmadık zamanlarda mizahıyla, beklenmedik bir anda zerafetiyle ve gerektiğinde sertliğiyle…

Büyük dirilişti bu, bir halk uyanıyordu. Sıkça ileri sürüldüğünün tersine, gençlik hareketi de değildi gençler deli gibi vardı ama şaşırtıcı bir biçimde yaşlı, orta yaşlı insanlar da her yandan çıkıyordu.

Toplumun böylesine çarpıcı biçimde dinamikleştiği bir dönemin, hele hele sokaklar zeki, cesur, muzip kadın ve erkeklerce istila ediliyorken, sanatın da yerinde duramaması, ayağa kalkıp üzerindeki tozu silkelemesi ve kendini bambaşka bir evrende var etmesi gerekmez miydi?

Üstelik, Türkiye’nin sanat alanındaki birikiminin en iyi unsurları Gezi’ye çıkmış, maskelerini, kasklarını takmış, “sık bakalım sık bakalım…” diye bağırarak ilham perisini samimi duygularla çağırmıyor muydu?

Her şey hazırdı sanki. Barikatlardan yükselen nameler, duvarlara sığmayan dizeler yeni sanatı müjdeliyordu adeta…

Oldu mu?

Olmadı!

Çünkü, çürümeye ve çürüğe, zorbalığa ve zorbaya karşı olmak, yeni hayat için yeterli değildi. Yeni hayata tutunmayınca, sanat istendiği ölçüde özgürleşemiyordu.

İşin aslı, sanat, kendi haline bırakıldığında ya da kendisi ile baş başa kaldığında hiç özgür olamadı, olamaz da.

Protesto, çıkış için yeterli değil. Nihayetinde bağ, eskiyle kuruluyor. Düşünsenize, ne kadar yaratıcı olursanız olun, Tayyip’e duyulan öfkeden gelişkin sanat çıkmaz. Mücadele güzelleştirir evet ama onun doğrultusu da önemli. Derinlik ve yaratıcı cesaret için devrimci bir perspektif şart.

Gerçek devrimcidir evet. Ama devrim ve yeni bir hayat gereksinimi de gerçektir, onsuz elinizde tükenen ve tüketen bir “gerçek” kalır. Bugünün Türkiyesi’nde yarını kurma iradesini sıfırlayın, gerçek nedir? Gerçek ötesi? Gerçek altı?

Gezi’de, Haziran Direnişi’nde “devrim göz kırptı” dendi ama hareket devrimci değildi. Çok değerliydi, çok özeldi. Kalıcıdır da. Ama “yeni hayat”la bağı zayıftır. Dayanışmacı, paylaşımcı mücadele kültürü büyük bir zenginlik katmıştır, ne ki onda “yeni hayat”ın nüvelerinin filizlendiğini söylemek abartıdır.

Şimdi daha rahat konuşabiliriz, Haziran’daki karmaşada, siyasi akıl, en azından kendini ifade kanallarında daha az yaratıcı, örgütsüz direnç ise sözcüğün her anlamıyla “buluş”çuydu. İsyanın yaratıcı enerjisi siyasetle yeterince bağ kurmayınca, yeni hayata yönelmeyince sanat için eşsiz bir olanak da heba edilmiş oldu. Geriye, burjuvalara değil de halka hizmet eden fevkalade hoş reklam spotları kaldı.

Evet bu da bir kazanım ama bundan sonrasını tartışacak, düşünecek ve de bir kritik başlık olarak sanatın toplumsal rolüne kafa yoracaksak, bir sonraki dersi iyi çalışmamız gerekecek.

Türkiye tek başına çürümüşle hesaplaşarak ayağa kalkamaz. Sanat da… Mutlaka “yeni hayat”a, “kurtuluş”a tutunmalı, ondan güç almalı. Sanat ve siyaset arasındaki ilişkiyi özgürlük tutkunu yaratıcılarla kifayetsiz komiserler arasındaki karşıtlık olarak görmekten vazgeçmeli, sanatçıyı devrim projesine bağlamak için üretken kanallar inşa edilmeli. Siyaset banal bulunabilir ama siyasetsiz sanat da fena halde banal!

Devrim, sanatın diline muhtaç. Sanat ise devrime. Sanatın “yeni hayat”a siyasetin yanından dolaşarak ulaşabileceği düşüncesi, siyaseti de kötürümleştiren ahmakça bir kibirin ürünü olabilir ancak.

İnsanlık tarihinde sanatı yücelten iki kesite iki büyük devrim damgasını vurmuş. Başka kanıta gerek var mı? Belki, Lunaçarskiy’nin, 1917 Ekim Devrimi’nden sonra kurulan işçi iktidarının Aydınlanma Bakanı’nın ender rastlanan bir yüce gönüllülükle söylediklerine…

“Biz de bir doruğuz. Biz, insan enerjisinin devasa canlılığına sahip yaratıcılarız, biz, proleter ilkbaharın, proleter devrimin ilkbaharının çocuklarıyız. Ve biz bu doruktan etrafa baktığımızda, önümüzde tarihin en yüksek doruğunu görüyoruz: Burjuvazinin devrimci canlanmasını.”

Türkiye kendi doruğunu yaşayacak, mutlaka yaşayacak. Hazır olmalı. Siyaset cephesi de, sanat cephesi de… Birbirini küçümsemeden, hor görmeden… Denklemi kurmada en büyük rolü siyasetçi sanatçıların, hadi o kavramı kullanayım, partizan sanatçıların üstleneceğini bilerek.

Dün neredeyse yaprak kımıldamazken bu rolün üstesinden gelip cümle alemi şaşırtan yaratıcılar çıkarabilen bu memleket, şimdilerde kıpır kıpırken, elbette ve mutlaka!