Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Galip Munzam

Obama’nın Osmanlı Oturtması

Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:36 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:36

DÜNYA SOLA DÖNÜYOR - ABD yazıları

En son yazımda yeni-Osmanlı'yı ana hatları ve doğrultusunu işaret etmeye çalışmıştım. Yeni-Osmanlıcılığın Kemalizmin tükenişine dönük bir işaret ve hatta bir ilan ve Türkiye'de egemen ideoloji ile resmi ideoloji arasında ortaya çıkmış olan yarığın kapatılmasına dönük bir girişim olduğunu belirtmiştim. Bu satırların üzerinden belli bir süre geçti ve bu sürede ülkede iki "önemli" gelişme yaşandı. (Belki önemliden ziyade "makro" demek daha uygun olabilir.) Seçimler ve Obama'nın ziyaretinden bahsediyoruz.

Bu son gelişmeleri de kapsayacak biçimde ideolojik süreçleri nasıl kavrayabiliriz?

Bu soru beraberinde ister istemez yeni sorular getirmektedir. Bu sorulardan ilki ve belki en önemlisi yeni-Osmanlıcılık ile yapılmaya çalışılan yarık kapama girişiminin Türkiye için bir "asrısaadet" anlamına gelip gelmeyeceğidir. Egemen ideoloji ve resmi ideoloji arasındaki yarığın kâh bu iki ideolojinin birbirine yakınsaması biçiminde kâh bu ikisi arasında köprüler örülmesi suretiyle kapatılması mümkündür ve gidişat bunu göstermektedir. Türkiye bu ikiliği daha fazla kaldıramayacak durumdadır. Fakat Türkiye'de egemenler için bir asrısaadet öngörüsü abartıdan öte bir yanlış olacaktır. Önceki yazımızda bahsetmiş olduğumuz "düzenin oturması" yine orada söylediğimiz gibi bir "asrısaadet" anlamına gelmemektedir.

Bu noktaya daha sonra dönmek üzere böyle bir varsayımın içsel zafiyetlerine değinelim.

Krizsiz bir Yeni-Osmanlı öngörüsü ideolojik süreçlerin siyasi ve toplumsal yapıya olan yansımalarının birebir olduğunu, bunların ideolojik süreçler ve hatta söylem ve/veya semiyotik tarafından doğrudan belirlendiği fikrine yaslanmaktadır. Bu düpedüz yanlış bir bakış açısıdır. İdeolojik alanın önemi ile bütünüyle başına buyruk bir yapı olması arasında bir fark mevcuttur. İdeolojiye atfedilen kendinden menkul güç ve ona yaslanan böyle bir kurgu sürecin ortaya çıkarabileceği "rastlantısal durumları" dışlamaktadır. Oysa bölgemiz ve kriz içindeki dünya kapitalist sistemi böyle rastlantılara gebedir. Türkiye'nin bu atmosferde yükleneceği sorumluluk ve duruşu ise meseleye farklı boyutlar ekleyecektir. Daha öncesinde vurguladığımız saltanat ve meşrutiyet biçiminde kodlanan kavganın cumhuriyet ile sonuçlanması burada hatırlanabilir.

İkinci olarak, bu tarz bir öngörü "özne"yi iki kere dışlamaktadır. Buna göre ideolojik alanın yeniden yapılanması sürecinde bu "projeyi" kurgulayanlardan başlamak üzere, esas olarak projeyi yürütme görevini sırtlanan birey ve kurumların bu süreci eksiksiz ve sapmasız yerine getirebilecekleri düşülmektedir. Böyle bir "özne" mümkün değildir. Kadir-i mutlak özne yoktur. Öte yandan esas olarak bu "projenin" konusu olan altsınıfların özne olabileceği, söz konusu basınca direnebileceği, bunu koşullu kabul edebileceği yahut atılan adımların sınıflar mücadelesinin seyri içinde farklı yansımalar ortaya çıkarabileceği fikrini dışlamaktadır. Bu yaklaşımın, "kömür aldıkları için AKP'ye oy verdiler" indirgemesinden özünde hiçbir farkı yoktur.

Dolayısıyla bir ideoloji ve onun uygulaması olarak yeni-Osmanlıcılığın içsel kısıtları bulunmaktadır. Bu noktada bu içsel kısıtlara karşın neden düzen oturmaktadır sorusu meşru bir sorudur. Tekrar altını çizerek söylemek lazım ki "oturmadan" kasıt düzenin çelişkisiz bir döneme girdiği değildir. Düzenin oturması, bir süredir gidişatı esas belirleyen, siyasal alanı baskılayan düzen içi aktörlerin kutuplaşmasında bir tarafın tamamen diğerine tabi olması anlamına gelmektedir. Tersinden söyleyecek olursak, taraflardan birinin kendi programı, tarzı ve çelişkileri ile alanı domine etmesi anlamındadır. Mayıs-Temmuz 2007 arasında başlayan ray değiştirme operasyonu Ekim 2008-Şubat 2009 arasında tamamlanmış görünmektedir. 2007-2008 yılları bir dönüm noktası olarak Türkiye tarihine geçmiştir.

Bu parantezin öncesi ve sonrasındaki Türkiye aynı Türkiye değildir. Kriterimiz sosyalist bir programın olanakları ve devrime mesafe olduğunda Türkiye'de oturan düzen 2007 öncesinden daha piyasacı, daha Amerikancı, daha gericidir.

2007'den çok daha önceleri dar çevrelerde tartışılan ve emperyalizmin "düşünce kuruluşlarının" ufku olarak kimi raporlara giren yeni-Osmanlıcılık bu sürecin içinde gerçek ve tarihsel zeminine kavuşmuş görünmektedir. Yeni-Osmanlı, ne sadece Kürt meselesini, Türkiye'nin idari yapısını, ne de iktisadi yapıyı ilgilendirmektedir.

Türkiye'de bu dönem içinde neyin, ne yönde ve hangi hızda değiştiği etraflıca incelenmek durumundadır. Şu anda en net görünen uzun yıllar keyfini sürdüğü iktidar tekelini yitirdiği bir ortamda tamamen yalnız bırakılan Kemalizmin pusulasızlığının ve duvara toslamasının yanı sıra söz konusu dönüşümün AKP'nin "aklını" ve "ufkunu" çok çok aştığı gerçeğidir.

Bu noktada yazının başında zikrettiğimiz "makro" olaylardan Obama ziyaretine dönmemiz gerekiyor.

Seçimlerden galip çıkan emperyalizmin salvoları hemen seçimler sonrasında AB tacizleri ve ABD basıncı olarak somutlandı. ABD basıncı ise Obama'nın "değişimci" ziyaretinde zirve yaptı.

Açıkça söylemek lazım: Obama'nın güya Türkiye ile ABD ilişkilerinde "yeni" dönem açan ziyaretine atfedilen "değişim" tümüyle palavradır. Yeni ortaklığın adına ne denirse densin muhteviyatı değişmemiş bir ilişki olduğu bilinmelidir. Bölgedeki ABD çıkarları için dümbüklük görevi üstlenen Türkiye'nin emperyalizm ile "yeni" ve "daha düzeyli" bir ilişki içine girmesi mümkün değildir.

Dümbüklükten "düzey" beklemek ve medet ummak ancak bizim sağlı sollu liberallerimizin ahlak ve siyaset anlayışı ile açıklanabilir.

Yalnız, bilmemiz gereken söz konusu ahlaki ve siyasi düşüklük önümüzdeki dönemin ruhudur. Sanırım bu durumu şu şekilde maddelemek mümkündür:

1- Türkiye'de örtük-Amerikancılık dönemi kapanmıştır. Emarelerini Tuncay Güney ve Kemal Gürüz'ün açıklamalarında gördüğümüz bu şeref yoksunluğu, Obama ziyaretinde bir dönemin kapandığını kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kendini açığa çıkarmıştır. 1 Mart tezkeresi ile açılan parantez de bu şekilde kapanmış olmaktadır.

2-Türkiye önümüzdeki dönem dümbüklük ile parçalanma/iç savaş arasında salınacağı bir döneme girmiştir. Yeni-Osmanlı tek bir sürecin değil, bu salınmanın ideolojisidir. Türkiye'deki kaleler edebiyatı (İzmir, Antalya, Ankara, Sivas ve Diyarbakır ile Hakkâri vs.), Türkiye'nin bölgede bir ABD kalesi olarak yükselmesi bir ve beraber olmaktadır.

3- Türkiye'nin ABD kalesi olarak yükselmesinden en fazla rahatsızlık duyan Almanya olarak görülmektedir. ABD - Almanya gerilimi yukarıda yeni-Osmanlıcılığın iç kısıtları arasında saydığımız "rastlantısal" gelişmeler hanesine bir katkı yapabilecek potansiyele sahiptir.

4- Seçimlerde ve (NATO zirvesini de kapsayacak biçimde) Obama ziyaretinde Tayyip Erdoğan kaybetmiş AKP ve Abdullah Gül kazançlı çıkmıştır. Gül, Mart 2009 seçimleri ile Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmuş sayılabilir. Bununla birlikte, Mecliste ise iki siyasi parti kaldığı seçimler ile ayan beyan ortaya çıkmıştır.

5-"Kürt siyaseti", bu noktada -daha öncede belirttiğimiz gibi- seçimlerde sergilediği direngen ve seküler tutumdan hızla geriye çekilmekte ve alan boşaltmaktadır. AKP'nin ABD vasıtasıyla Kürt illerine bastıracağı önümüzdeki dönemde bu stratejinin PKK'yi ve hatta DTP'yi tümüyle saf-dışı bırakma ihtimali vardır. Şu an izlenen "geri vites" politikası bu işi kolaylaştırmaktadır. DTP, hızla yeni-Osmanlı potasına girmiştir.

6- Seçimlere giden süreçte soL'da dikkat çektiğimiz devlet-parti bütünleşmesi ve "seçim kartografisi" yeni bir durumu ortaya çıkarmıştır: Aktif-valiler ve kaleleri tutan süper-belediye başkanları. Bu yeni durum, Türkiye'nin idari yapısının desantralize olmasını çağrıştırmaktadır. Yasal olarak hayata geçirilmesi beklenen ama tavsamış olan yerelleşme seçimler ve valiler ile kendiliğinden sağlanmış görünmektedir.

Yeni-Osmanlıcılığın hayata geçmesindeki kimi pratik problemler seçimler ve Obama ziyareti ile çözülmüşe benzemektedir.

Türkiye, yeni bir döneme hızla girmekte, ufukta yine kriz görünmektedir.

Yeni dönem önceki dönemin programatik anlamda bir devamı anlamını taşımaktadır. En önemli farkı bu yeni dönemde aynı programın daha hızlı ve daha şiddetle uygulanması olacaktır.

[email protected]

NOT: Yeni-Osmanlı yazılarından sonra pek çok soru göndererek yazamadığım süre boyunca bana düşünme olanağı sağlayan ve beni düşünmeye zorlayan soL okurlarına teşekkür ediyorum.

Galip Munzam 'ın Son Yazıları