Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Fatih Yaşlı

Fatih Yaşlı

Yeni-Osmanlıcılık: Hayaller ve gerçekler 

AKP-MHP ikilisi dünyadaki ve bölgedeki genel gidişatı, yani emperyalist güçler arasındaki krizin derinleştiğini görüyor ve safını çok net bir şekilde ve bir kez daha batı emperyalizmi olarak yeniden belirliyor.

Yayın Tarihi: 13.08.2025 , 00:01 Güncelleme Tarihi: 13.08.2025 , 00:05

Bir dış politika yönelimi olarak mantıksal sınırlarına AKP tarafından taşınmış olmakla birlikte yeni-Osmanlıcılık bir AKP icadı değildir, kökenlerini Türk sağının erken dönemlerinde aramak ve oradan AKP’ye uzanan bir hat çizmek gerekir.

Milli Mücadele’nin ardından cumhuriyeti kuran kadroların dış politika yönelimi Mustafa Kemal’in veciz bir şekilde ifade ettiği haliyle “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi üzerine kuruluydu. Yıkılan bir imparatorluğun yerine ve bir ulusal kurtuluş savaşıyla kurulan Türkiye, dış politikada maceralara girişmeyi ve emperyal fantezileri reddediyor, görece özerk ve dengeli bir dış politikayı benimsiyordu. Bunun tek istisnası Hatay olmuş, bölgesel ve uluslararası konjonktürün de yardımıyla Hatay’ın 1939 yılında Türkiye’ye katılması sağlanmıştı.

“Osmanlı bakiyesi topraklarda yeniden nüfuz elde etme ve bir hegemonya kurma, bunun neticesinde de fiilen ya da resmen sınırların genişletilmesi arayışı” olarak özetleyebileceğimiz yeni-Osmanlıcılığın, adını doğrudan böyle koymasa bile ilk uygulayıcısı Menderes iktidarıydı. Menderes döneminde yeni-Osmanlıcılık hem Cumhuriyet’le hesaplaşmanın hem de antikomünizmin bir aracı olarak kullanıldı. Menderes, Soğuk Savaş atmosferinde, bölgede ABD’nin taşeronluğu altında Suriye ve Irak’a dair emperyal birtakım hayaller görüyor, hatta buna uygun savaş planları yapıyordu. Ancak Sovyetler’in sert çıkması ve ABD’nin de bu çıkışı görüp Menderes’i dizginlemesi, bu hayallerin gerçekleşmesini engelleyecekti.

Türk sağının Menderes’ten sonra gelen isimleri de hep “Büyük Türkiye” hayalleri gördüler. Burada Büyük Türkiye ile kastedilen, sanayileşmiş, kalkınmış, kişi başına düşen milli geliri yüksek, müreffeh, gelir dağılımının görece adil olduğu bir ülke değildi. Türk sağı olanca hamasetiyle yeniden fetih rüyalarının peşinde koşuyor, Osmanlı’yı yeniden diriltmek yeniden cihanşümul bir devlet olmak gibi söylemler kitleleri bir fantezi evrenine dâhil etmenin ve etki altına almanın aracı olarak görülüyordu.

1970’ler boyunca Demirel’in dilinden “Büyük Türkiye” sözü hiç düşmedi; hatta yaptığı konuşmalardan ve açıklamalardan derlenen bir kitaba “Büyük Türkiye” adı verildi. Erbakan’ın ve Milli Görüş hareketinin temel sloganlarından biri “Yeniden Büyük Türkiye’ydi” ve Milli Görüş partilerine göre Osmanlı, yeniden dönülmesi gereken bir “altın çağ”ı temsil ediyordu. Aynı şekilde Türkeş de sürekli Büyük Türkiye’den bahsediyor, başta komünistler olmak üzere iç ve dış mihrakların Büyük Türkiye’yi engellemek adına Türkiye’ye tuzaklar kurduğunu ama kendilerinin bu tuzakları bir bir bozduğunu ileri sürüyordu.

Türk sağının yeni-Osmanlıcı büyüme hayallerinin gerçek olabileceğine inandığı dönem 1980’lerin sonu, 1990’ların başı oldu, dönem reel sosyalizmin çözüldüğü ve SSCB’nin yıkıldığı dönemdi. Özal’ın Körfez Savaşı’nda Bush’la işbirliği yaparak “bir koyup üç alma” arayışı yeni-Osmanlıcılığın ete kemiğe bürünme arayışını sembolize ediyordu. Aynı dönemde Barzani ve Talabani üzerinden yapılan Kürt açılımı da bununla ilgiliydi; Türkiye Kürtlerle beraber ve emperyal bir vizyonla büyüyecek, önce bölgesel sonra da küresel bir güç haline gelecekti. 

Yeni-Osmanlıcılık kavramı ilk kez bu dönemde Türkiye Günlüğü dergisi çevresindeki milliyetçi-muhafazakâr ve liberal yazarlar tarafından formüle edildi. Bir yandan ABD’nin Sovyet-sonrası kurduğu yeni dünya düzeninde taşeron olma arayışı, diğer yandan da Sovyetler’in dağılmasıyla birlikte bağımsızlıklarını ilan eden Türki cumhuriyetler, hem yeni-Osmanlıcılık hem de Turancılık üzerinden Türk sağının bütün bileşenlerini cezbediyordu. 

Özal’dan sonra cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel de bir devlet politikası olarak “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Türk Dünyası” söyleminin taşıyıcılığını üstlenmişti. Demirel elinde çekiçle demir dövüyor, Türki cumhuriyetlerden gelen temsilciler, siyasiler ve bürokratlar da bunu alkışlıyordu. Aynı şekilde Türkeş “Türk dünyasının bilge lideri” olarak takdim ediliyor, ülkücüler Turan hayallerinin gerçekleşeceğine inanıyor, MHP’nin öncülüğünde ve devletin desteğiyle ardı ardına Türk Dünyası kurultayları yapılıyordu.

Tüm bu emperyal fanteziler 90’lar Türkiye’sinde hakikatin iç ve dış duvarlarına çarparak alt üst oldu. Türkiye içeride on yıllık çoklu bir kriz konjonktürüne girerken dışarıda ise hem kimsenin Türkiye’ye bir alt-emperyal rol biçmediği hem de Türki cumhuriyetlerin Türkiye’nin ağabeylik rolünü öyle kolay kolay kabul etmeyecekleri kısa bir süre içerisinde görüldü.

Yeni-Osmanlıcılık, kriz yüklü on yılın ardından AKP’nin iktidar oluşuyla ama ilk başlarda değil rejimi değiştirme ve devletleşme evresine geçişle birlikte tekrar dış politikanın ana belirleyeni haline geldi. Arap Baharı, iktidarın bunu bir fırsat bilip Obama ABD’sine İhvan rejimlerinin hamiliğini teklif etmesine yol açtı. ABD de AKP şahsında İslam’la demokrasinin bir arada yaşayabileceği tezini bölgeye pazarlamak istediği için anlaşma mümkün oldu. Ta ki cihatçılar Kaddafi’nin devrilmesi sonrası Libya’da ABD büyükelçisini öldürene kadar. O tarihten itibaren işler değişti ve kısa bir süre içerisinde de Mısır’daki İhvan iktidarı Sisi darbesiyle alaşağı edildi. 

Yeni-Osmanlıcılık bu süreçte Libya’ya ve Suriye’ye doğrudan müdahale etti, Doğu Akdeniz’de ve Karadeniz’de petrol ve doğalgaz arayışlarına girdi, Rusya’dan S-400 aldı, başta Somali olmak üzere Afrika kıtasına yerleşmeye çalıştı, kimi kriz başlıklarında kendisini arabulucu olarak konumlandırdı, ancak günün sonunda bütün iddialarından geri adım atmak zorunda kaldı. Bugün Suriye’de bile ilk bakışta HTŞ rejimi bir AKP Türkiye’si projesi gibi görünse de aslında öyle değil; Türkiye, ABD, İngiltere ve Körfez ülkeleriyle birlikte sahadaki oyunculardan sadece biri ve hem eli zayıf hem de gelişmeler hiç de istediği doğrultuda ilerlemiyor.

Yeni-Osmanlıcılığın en son yenilgisi ise Kafkasya’dan, Zengezur Koridoru’ndan geldi. Türk sağının içeriye “Turan koridoru” diye pazarladığı ve mimarının kendisi olduğunu ileri sürdüğü Nahcivan’dan Azerbaycan’a doğrudan uzanacak bu yola Trump tarafından el konuldu. Trump, Aliyev ve Paşinyan’ı ABD’de bir araya getirerek iki ülkeye bir mutabakat metni imzalattı ve ABD’nin Kafkasya’ya ticari, askeri ve siyasi olarak doğrudan girişi anlamına gelecek bu projenin hayata geçirilmesi için ilk adım atıldı. 

Kısa vadede İran ve Rusya’yı uzun vadede ise Çin’i hayli rahatsız etmeye aday bu Amerikan yolunu, ABD’nin ve elbette ki İsrail’in Lübnan’da Hizbullah’ı silahsızlandırma, Suriye’de HTŞ ile anlaşma, Rusya-Ukrayna savaşına müdahale etme ve İran’da rejimi değiştirme, Çin’in kuşak yol projesine meydan okuma hedeflerinden ve elbette ki Türkiye’deki “çözüm sürecinden” ayrı ele almamız mümkün değil. 

Trump döneminde ABD emperyalizmi züccaciye dükkânına girmiş bir fil gibi davranıyor ve bütün bu “barış” hamleleri aslında yeni savaşlara, büyük savaşlara yönelik bir hazırlık. Azerbaycan ve Ermenistan “Amerikan Barışı”na dâhil olurken, aynı zamanda hem Rusya’nın kuşatılması projesinin hem de İsrail’in bölgesel etkisinin artması ve İran’a yönelik saldırganlığın bir parçası haline geliyorlar. ABD ve İsrail, Azerbaycan ve Ermenistan üzerinden hem Rusya’nın hem İran’ın komşusu oluyorlar. 

Türkiye ise içeriye “Turan koridoru” diye pazarladığı planlar boşa düşse de ne ABD’nin ve İsrail’in bölgesel nüfuzunun artmasından ne de Rusya ve İran’ın zayıflamasından rahatsızlık duyuyor; çünkü tüm o hamasi retoriğin ötesinde Türkiye kapitalizmi batıya göbekten bağımlı ve iktidarın herhangi bir “eksen kayması” hamlesine girişmesi imkânsız. 

AKP-MHP ikilisi dünyadaki ve bölgedeki genel gidişatı, yani emperyalist güçler arasındaki krizin derinleştiğini görüyor ve safını çok net bir şekilde ve bir kez daha batı emperyalizmi olarak yeniden belirliyor. Bunu yaparken de içeriye yeni-Osmanlıcılığı ve bununla beraber güvenlikçi bir paradigmayı, güçlü devlet/bilge lider(ler) vurgusunu pazarlıyor. 

Seçimsizleştirme sürecine bir yandan yeni Kürt açılımı, diğer yandan da böylesine milli güvenlik tehditleriyle dolu bir dünyada iç cephenin tahkim edilmesi söylemi eşlik ediyor. Hem CHP’nin içeride olduğu gibi dış politikada da halkın önüne sahici bir alternatif ortaya koyamaması hem de toplumsal muhalefet dinamiklerinin zayıflığı iktidarın elini kolaylaştırıyor. 

Türkiye, dış politikadaki kriz ortamının iç politikanın biçimlendirilmesinde kullanılacağı, seçimsizleştirme siyasetinin kılıfının dışarıdaki kaotik ortam olarak belirleneceği bir döneme girmiş bulunuyor. İktidarın beka, güvenlik, liderlik, devlet aklı gibi argümanlar üzerine inşa edeceği bu yeni dönemde Türk sağının emperyal fantezilerini kısa devreye uğratacak bir siyasete ihtiyaç var. Bu ise ancak fantezilerin karşısına hakikati, yani ekmek meselesini, açlığı, yoksulluğu, enflasyonu koymaktan geçiyor. Ya bu hakikat siyasete güçlü bir şekilde damgasını vuracak, ya da Türk sağının fantezileri Türkiye’yi derin bir uçuruma doğru sürüklemeye devam edecek.

Fatih Yaşlı 'ın Son Yazıları