Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Fatih Yaşlı

Fatih Yaşlı

Üç barış: Gazze, Suriye, Türkiye

Filistin, Suriye, Türkiye… Halkların değil emperyalizmin barışının dayatıldığı, işbirlikçilerinin siyasal bekası ve ikbali üzerine kurulu, küresel egemenlik mücadelesi yapbozunun bir parçasının tamamlanmak istendiği kaderleri ortaklaşmış üç coğrafya.

Yayın Tarihi: 14.10.2025 , 23:15 Güncelleme Tarihi: 15.10.2025 , 00:02

Olanca megalomanlığı ve “sekiz savaş bitirdim” zırvasıyla bu yılki Nobel Barış Ödülü’nü almayı takıntı haline getiren Trump ödüle layık görülmedi ama ödülün o ödülü kendisine ithaf edecek kadar Amerikancı bir siyasetçiye gitmesi nedeniyle bir parça da olsa teselli buldu.

Nobel komitesi her sene olduğu gibi bu sene de “barış” ödülünü Batı çıkarlarının uluslararası ölçekteki temsilcilerinden birine vermeyi tercih etti ve tam da Amerikan donanması Venezuela’yı kuşatmışken, Venezuelalı muhalif Maria Corina Machado mükâfatlandırıldı.

Maduro yönetimine karşı mücadele eden Machado, daha önce de küresel liberal/antikomünist şebekenin en önemli ödüllerinden Sakharov Özgür Düşünce Ödülü’nü ve Vaclav Havel İnsan Hakları Ödülü’nü almıştı.

Machado katıksız Amerikancılığıyla ABD’yi defalarca Venezuela’ya müdahale etmeye çağıran, Amerikancı darbe girişimlerinde yer alan, Nobel’i Trump’a ithaf eden, Amerikan dış politikasına angajmanı nedeniyle de İsrail’i ve Netanyahu’yu destekleyen ama Batı tarafından dünyaya “demokrat, insan hakları savaşçısı vs.” olarak pazarlanan bir isim. 

Ödülün Machado’ya verilmesi ABD’nin Latin Amerika’daki sömürgeci zihniyetine ve muhtemel bir Venezuela operasyonuna destek ve onaydan başka bir anlam taşımazken, Nobel komitesinin Machado’nun “Venezuela’da ve dünyada barış, insan hakları ve demokratik değerler için yürüttüğü mücadele”yi ödülün gerekçesi olarak sunması, Batı’nın ikiyüzlülüğünün bir nişanesi ve bir haysiyetsizlik müsameresi olarak karşımızda duruyor.   

Tıpkı Gazze’de çoğu sivil 70 bin insanın ölümünün ardından Trump’ın İsrail ziyareti ve o ziyarette Netanyahu’nun Trump’a bir barış güvercini vermesi gibi, tıpkı Trump’ın İsrail meclisinde yaptığı o stand-up benzeri utanç verici konuşma gibi ve tıpkı Filistin halkının önüne konulan sözüm ona “barış planı” gibi bir müsamere… 

Anlaşmayla birlikte soykırımcı İsrail savaş makinesinin bir süreliğine de olsa durması, Gazze halkının yüzer yüzer ölmeyecek olması, biraz nefes alması iyidir, buna sevinmek Filistinlilerin hakkıdır elbette, kimse buna bir şey diyemez. 

Ama bunun bir “barış anlaşması” olduğunu öne sürmek, bunu dünyaya böyle pazarlamak, emperyalizmin ve onun hevesli işbirlikçilerinin insanlığın önüne koydukları bir haysiyetsizlik müsameresinden başka bir şey değildir.

Bağımsız bir Filistin devleti, 1967 sınırları, iki devletli çözüm, başkent Kudüs… Minimal ya da maksimal fark etmeksizin Filistin sorununun çözümüne dair hiçbir şey söylemeyen bir “barış” bu. 

Roma İmparatorluğu’nun kendi çıkarları adına hasımlarına dayattığı barışa “Pax Romana”, “Roma Barışı” adı veriliyor; aynısını bugün ABD’ye uyarlıyor ve ABD’nin kendi çıkarları adına dayattığı barışları “Pax Americana”, “Amerikan Barışı” olarak adlandırabiliyoruz.

İşbirlikçilerin ve onların medya organlarının sevinç çığlıklarına aldırmayın; Filistin halkının ölüm gösterilip sıtmaya razı edildiği, 70 bin insanın dünyanın gözü önünde katledilmesine aldırış etmeyen, İsrail’den en ufak bir hesap sormayan, bu yüzden de barıştan başka her şeye benzeyen, İsrail’le ABD’nin bölgesel ve küresel çıkarlarına hizmet eden bir “Amerikan Barışı” bu.

Gazze’ye dayatılan bu “barış”tan elbette ki Türkiye’ye de uzanan yollar var, görebiliyoruz. Sadece İslamcılığın riyakârlığını, Filistin davasının sahteliğini, emperyalizme taşeron hevesini gösteren yollar değil bunlar, ötesi de bulunuyor.

Şimdi sırada Suriye ve Türkiye var, şimdi Amerikan barışının buralara gelmesi var. Bakmayın karşı cephelerde gibi göründüklerine; Kaddafi’nin, Saddam’ın, Esad’ın devrilmesinde İsrail ve Türkiye ABD ve Batı şemsiyesi altında ortak çalıştılar, cihatçılar Şam’a yürürken ve Suriye’yi düşürürken ortaktılar. 

Şimdi bu üçlü birlikte Suriye’ye kendi barışlarını getirecekler. Henüz başına konulan ödülü bile kaldırmadıkları eski bir IŞİD’çiye koca ülkeyi verdiler, onu devlet başkanı ilan ettiler, Birleşmiş Milletler toplantılarına bile çağırdılar. Ve şimdi, her ne kadar zamanında savaşmış olsalar da tıpkı cihatçılar gibi bütün planlarını emperyalizmin bölgesel planlarına dâhil olmakta bulmuş diğer aktörle, yani Kürt güçleriyle barışmalarını istiyorlar. 

Arap, Kürt ya da Dürzi, Alevi fark etmez, Suriye’de yaşayan halklara on yılı aşkın bir süre boyunca kocaman bir felaket sunanlar, ülkeyi yüz binlerin öldüğü bir iç savaşa sürükleyenler, şimdi “barış” istiyor güya. İsrail için tehlike olmaktan çıkmış, Batı için Ortadoğu’daki ileri karakollardan birine dönüşmüş, Türkiye için yeni-Osmanlıcı fantezilerin tatmin edildiği bir Suriye… Aslında istedikleri budur.

Ve elbette ki Türkiye… Tekrar ve tekrar söyleyelim, silahların susması, yoksul halk çocuklarının ölmemesi, Kürt sorunu başlığında şiddetin devre dışı kalması, bunların hepsi iyidir. Ancak bunların hepsinin iyi olması, adına “barış” denilen şeyin aslında barış olmadığını görmemizi engellemez, engellememelidir. 

“Barışılacak, barış” tarzı bir anlayışla sürece karşı olan medya organlarının, gazetecilerin, yazarların susturulmasını istemenin barışla bir alakası olamaz örneğin. “Yargı sizde, medya sizde, ne duruyorsunuz” dediğiniz bir güçle yapacağınız “barış”ın barış olmayacağı gibi tıpkı. 

“Hiçbir talepte, müzakerede, pazarlıkta bulunamazsınız, kayıtsız şartsız silah bırakacaksınız” söylemi üzerine kurulu bir “barış”, demokrasiden, eşit yurttaşlıktan, insan haklarından, yani klasik çözüm süreçlerinin temel başlıklarından dahi bahsetmeyen bir “barış”, kamuoyundan gizlenen pazarlıklarla yürütülen, tek kişiye endekslenmiş bir “barış”, hakkaniyetli ve adil olabilir mi peki? Eğer olamazsa buna barış denilebilir mi?

Filistin, Suriye, Türkiye… Halkların değil emperyalizmin barışının dayatıldığı, işbirlikçilerinin siyasal bekası ve ikbali üzerine kurulu, küresel egemenlik mücadelesi yapbozunun bir parçasının tamamlanmak istendiği kaderleri ortaklaşmış üç coğrafya.

Daha büyük savaşlar adına, İran’a karşı, Rusya’ya karşı, Çin’e karşı yürütülen küresel egemenlik mücadelesi senaryosunda şu an için paylarına Amerikan barışı düşen, zeminleri düzlenen, taşeronluğun mükâfatlandırıldığı, sömürgeciliğin günümüzdeki biçiminin üzerlerinde tatbik edildiği üç coğrafya. 

Emperyalizm neyin barış neyin savaş olduğuna karar verebiliyor, emperyalizm kimin haydut kimin barış yanlısı olduğuna karar verebiliyor, emperyalizm kimin terörist kimin özgürlük savaşçısı olduğuna karar verebiliyor, emperyalizm despotik rejimlerden hangisine müdahale edilip hangisine edilmeyeceğine karar verebiliyor. 

Böyle bir dünyada yaşıyoruz ve bu ikiyüzlülükten, bu riyakârlıktan, böylesine eşitsizlik üzerine kurulu, adaletten yoksun bir dünyadan, barış çıkmaz, eşyanın doğası gereği çıkamaz. 

Tam da bu nedenle nasıl ki eşitlik için, nasıl ki adalet için nasıl ki özgürlük için mücadele etmek şartsa barış için de mücadele etmek şart. Ancak eşitliği, adaleti, özgürlüğü ve dolayısıyla bu düzenin içeride ve dışarıda topyekûn bir şekilde değişmesini talep etmeyen, bunun kavgasını vermeyen bir barış mücadelesinin sahici bir karakter taşıması mümkün değil. 

Demek ki yollar ya bu dünyanın değişmesi iradesiyle yürünecek ya da efendilerin sahte barışları insanlığı birbirine düşman etmeye devam edecek. 

Fatih Yaşlı 'ın Son Yazıları