Sheraton’da Düğün ve Komplo

08/11/2011 Salı
Sheraton’da Düğün ve Komplo

“Bana komple yaptılar”
Şevki Yılmaz, eski RP milletvekili.

28 Ekim akşamı, asker ölümleri ve Van depremi gerekçe gösterilerek cumhuriyet bayramı kutlamaları iptal edilmişken, AKP’nin işadamı-bakanlarından Zafer Çağlayan, oğlunu Sheraton Oteli’nde düzenlenen ihtişamlı bir düğünle evlendiriyor, çiftin nikâh şahitliğini Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan yapıyor, söylenenlere göre düğüne gönderilen çelenkler salona sığmadığı için otelden dışarı taşıyordu.

Düğünde sahneye çıkan iki türkücü, izzet Yıldızhan ve Nihat Doğan, düğünün bitiminin ardından, aynı otelde kendileri için tutulan odalara çıktılar. Sonrası biliniyor: Odaya çağrılan kadınlar, anlaşmazlık, darp, karakol ve mahkeme.

Olayın magazinsel boyutunun ötesinde siyasal bir boyutu var ve bizi ilgilendiren de esas olarak bu. İzzet Yıldızhan uzunca bir süredir Kanal 7’de program yapıyor ve programında muhafazakâr lümpenleşmenin en güzel örneklerini sunuyordu daha “politize” bir isim olan Nihat Doğan ise Rasim Ozan Kütahyalı’nın türkü söyleyebilen versiyonu olarak medyada kendisine yer buluyor, “vesayet, ezan, bayrak, din, iman, Anadolu çocukları” gibi beş on kelimeden oluşan siyasi dağarcığına rağmen fikirlerini Kütahyalı’ya nazaran çok daha düzgün bir Türkçeyle ve daha sakin bir üslupla dile getirebiliyordu.

İkilinin olayın ardından yaptıkları açıklamalara bakıldığında da bu durum gayet net bir şekilde görülebiliyordu. İzzet Yıldızhan, “bana yazık değil mi” diye soruyor ve ekliyordu: “Çocuklarım ve ailem var. Kocaman bir aileyim. Türkiye’yi idare eden dostlarım var. Bugün haberlere bakarken utanç duydum. Beni buralara gazeteciler ve medya patronları getirmedi. Ama öyle getirilenleri var. Ben halkın sevgisiyle geldim”

Yıldızhan’ın Türkiye’yi idare eden dostlarının olduğu zaten sahneye çıktığı düğün vesilesiyle biliniyordu. Kocaman ailesi hakkında söyledikleri ise sonradan anlaşılacaktı çünkü Yıldızhan’ın evli olmadığı üç kadından beş çocuğu bulunuyordu. “En az üç çocuk” yapın tavsiyesine en az üç kadın ve beş çocukla uymuştu ve bu da kocaman bir aile olmak için yeterliydi.

Kendisinden “sakal gibiyim kesildikçe daha gür çıkarım” diye bahseden Nihat Doğan ise beyaz gömleği ve beyaz kravatıyla masum bir melek misali televizyonda arz-ı endam ederek olayla ilgili “politik” kimliğine yakışır açıklamalar yapıyor ve İbrahim Zübükzade’ye rahmet okuturcasına şöyle diyordu: “Benim kadar bayrağına sahip çıkan ikinci bir sanatçı yoktur. Bu Anadolu çocukları ne kadar bayrağına sahip çıkarsa çıksın ikinci sınıf vatandaştır. Ne halt varsa hepsini popçular yiyor. Roma’da aç aslanların önüne atılan masum insanlar gibiyiz. Ama Nihat Doğan hemen asılıyor.”

Ezan, bayrak, Allah, kitap… Türk muhafazakârlığının her daim başvurduğu ve ustalıkla manipüle etmeyi başardığı sözcüklerdi bunlar. Nihat Doğan da aynı başarıyı göstererek bu geleneği devam ettiriyor, “Anadolu çocuklarının ikinci sınıf yurttaşlığı”yla da mağduriyet ve mazlumiyet söylemine selam çakmayı ihmal etmiyordu. Devamında söyledikleri ise Nihat Doğan’ın zamanın ruhunu nasıl kavradığını müthiş bir şekilde gösteriyordu: “Bu statükocu, ulusalcı bir takım medyanın bana karşı faşistçe saldırısıdır… Ahmet Hakan bana siyasi açıdan yüklenmiş, kendisi Yalçın Küçük’ün kankası Soner Yalçın ile el ele kol kola olan birisi, Ahmet Hakan’ın bana yüklenmesi şimdiye kadar gördüğüm yüklenmelerin en kötüsü, en önemlisi…”

Statükocu, ulusalcı, faşist… Açın bakın, bu sözcüklerin arka arkaya sıralandığı binlerce yazı, binlerce konuşma görebilirsiniz medyada. Yalçın Küçük, Soner Yalçın, Ahmet Hakan… Açın bakın, bu üç ismin, yanlarına eklenmiş onlarca isimle birlikte, binlerce yazıda, binlerce konuşmada, darbeci, ulusalcı, Ergenekoncu ilan edildiklerini görebilirsiniz.

Altan biraderler, Nazlı Ilıcak, Fehmi Koru, Mehmet Barlas, Rasim Ozan Kütahyalı ve şu sıralar Che’ye sardırmış olan zevcesi, Roni Margulies, Yıldıray Oğur, Genç Siviller, DSİP ve bilcümle AKP-Cemaat muhibbi, gazeteleriyle, radyolarıyla, televizyonlarıyla, yıllardır statükocu, ulusalcı, vesayet, jakoben vs. gibi üç beş sözcüğü kullanarak iğdiş ediyorlar halkın beynini.

Nihat Doğan da bu zevatın bir mensubu ve onlardan ne bir eksiği ne de fazlası var, onlar kadar biliyor ve onlar kadar bilmiyor, onlar gibi cümleler kurabiliyor, onlar gibi konuşabiliyor, bıraksalar onlar gibi de yazabilir. Ahmet Altan’ı bir haftalığına tatile gönderip Taraf’ın başyazarlığı görevi Nihat Doğan’a verilsin mesela, kimse bu durumu fark etmez, Altan’ın köşesini kuşatan o romantik isyankâr atmosferi, Doğan da kolaylıkla yaratabilir. Ya da Rasim Ozan’ın veya Yıldıray Oğur’un köşeleri örneğin, bir haftalığına Nihat Doğan’a bırakılsın, boşlukları hissedilmez, çünkü “sivil sivil sivil” diye tıslayan o cümleleri, belki de daha iyilerini, Nihat Doğan da rahatlıkla kurabilir. Çünkü o kelime dağarcığıyla, o bakış açısıyla ve üstlenilen o misyonla kurulabilecek cümle sayısı çok da fazla değildir ve azıcık Türkçe bilgisiyle ortalama bir zekâ yeterli olacaktır bunun için.

İnanmayan Fehmi Koru’nun alter egosu Taha Kıvanç’ın Star gazetesinde 5 Kasım günü yazdığı yazıyı okuyabilir. Taha Kıvanç da tıpkı Nihat Doğan gibi ortada bir komplo olduğunu düşünmektedir, ortada iki türkücüye kurulmuş bir tuzak vardır ve Kıvanç bunu geç de olsa fark edebilmiştir. Koru’ya göre Yıldızhan’ın program yaptığı kanal, Deniz Feneri derneğinin de sahibidir ve Alman istihbaratı tıpkı Deniz Feneri’nde olduğu gibi, Ergenekon’a misilleme olarak, kanala operasyon düzenlemektedir:

“Türkücü ‘yandaş’ denilen bir kanalda program yapıyor hem de bir yabancı ülke istihbarat örgütünün de hedefi olan bir kanalda... Daha ilk günden, sıradan bir olayı, “Muhafazakâr bir kanalda program yapan türkücü kadınlarla yakalandı” diye verdi gazeteler ve diğer kanallar... İlk gün yalnızca onun üzerinde yoğunlaşıyorlardı, ikinci günden itibaren öteki türkücü de hedefe kondu...Meğer bu olay olmasaymış, daha genç olan türkücü de aynı kanalda programa başlayacakmış...‘Win-win’ durumu bir kez daha: Kanal sunucularına sahip çıksa “Muhafazakâr kanalın muhafazakârlığı bu kadarmış” deyip seyircisini ürkütüp kaçıracaklar... Şimdi yapıldığı gibi programlar iptal edildiğindeyse... Programların eksikliği kanalın reytingini olumsuz etkileyecek...Ne kadar akıllılar, görüyorsunuz...Korumaya kalkışmıyorum türkücüleri, ama yapılanı daha iyi anlamanızı istiyorum..”

Nihat Doğan’ın ulusalcı komplo teziyle, Taha Kıvanç’ın Alman istihbaratı merkezli tezi arasında bir fark var mıdır, birinin daha sofistike cümlelerle dile getirilmiş olması, arada “gerçek” anlamda bir fark olduğunu gösterir mi ve o köşeyi Taha Kıvanç yerine Nihat Doğan’ın yazmaya başlasa, bu, gerçek anlamda bir fark yaratır mı?

İşte tam da bu soruların yanıtının “hayır” olması nedeniyle, tıpkı Fehmi Koru, Altan biraderler ya da Rasim Ozan Kütahyalı ve zevcesi Nagehan Alçı gibi Nihat Doğan’ın da, Lermontov’un romanına atıf yaparak, “zamanımızın bir kahramanı” olduğunu ve bu isimlerle arasında herhangi bir fark bulunmadığını söyleyebiliriz. O, gerektiğinde Kürt açılımı için şarkı yapacak, gerektiğinde Survivor’a katılıp delikanlılığın kitabını yeniden yazacak, gerektiğinde de başbakanla birlikte Somali’ye gidip Afrika’ya yardım elini uzatacaktır, çünkü günümüz Türkiye’sinde ancak bu şekilde kahraman olunabilmekte ve ancak bu şekilde geceliğine 250 dolar vererek Sheraton’da kalınabilmektedir.