Fatih Yaşlı
Savaşın sonu ve iç cephe
Yayın Tarihi: 24.06.2025 , 23:22 Güncelleme Tarihi: 25.06.2025 , 00:01
İnsanlık tarihinde düşmanına karşı nükleer silah kullanan tek bir ülke var: Amerika Birleşik Devletleri. 2. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru, Hitler ve Mussolini yenilmişken, Japonya’nın da yenildiği ve kaçınılmaz olarak teslim olacağı belliyken, sırf “yeni hegemon güç benim” demek ve Sovyetler’e karşı gövde gösterisi yapmak için Hiroşima ve Nagazaki’de yüz binlerce kişiyi öldürdüler, kuşaktan kuşağa aktarılacak bir felaket yarattılar.
Atom bombası, yani nükleer silah kullanarak birkaç saniye içerisinde yüz binlerce insanı katledebilmiş yeryüzündeki tek devletin kimin nükleer silaha sahip olabileceği ve bunun insanlık açısından tehlike teşkil edip etmediği konusundaki son karar verici statüsünde yer alması, bunu da savaş sebebi sayabilmesi, tarihin en kötü ironilerinden biri olsa gerek.
Sovyetler Birliği’nin varlığı bunun önündeki en büyük engeldi; çünkü Sovyetler ABD’nin elinde hangi nükleer silah varsa onun aynısını, hatta kimi zaman daha etkilisini yapmayı başarmış ve bu da ortaya ünlü “dehşet dengesi”ni çıkarmış, bu nedenle de ABD Soğuk Savaş boyunca Sovyetler’e kendisiyle eşit güçte olduğu için saldıramamış, nükleer bir savaşı başlatamamıştı.
ABD’nin ve Batı’nın şımarık çocuğu İsrail’in bugün bu kadar rahat hareket edebilmesinde Sovyetler Birliği’nin ve sosyalizmin yokluğunun büyük payı var elbette. Emperyalizm 1990’ların başından beri köpeksiz köyde değneksiz geziyor adeta; savaşlar çıkarıyor, rejimleri ve sınırları değiştiriyor, ülkeleri parçalıyor, dünya pazarlarına eklemlenmemiş, emperyalist sömürüye açılmamış tek bir kara parçası kalsın istemiyor.
İşte İsrail de böylesi bir konjonktürde olanca pervasızlığıyla İran’a saldırdı ve hem İran’ın nükleer kapasitesini yok etmeyi hem de rejimi değiştirmeyi bir hedef olarak önüne koydu. Arkasında ise neredeyse bütün bir Batı dünyası vardı; İsrail’e atılan İran füzelerini sadece İsrail değil, “kolektif Batı’nın demir kubbesi” durdurmaya çalıştı.
Savaşın ilk günlerinde İsrail’in savaş teknolojisi, nokta atışları övülüyor, İran’ın füzelerine soba borusu muamelesi yapılıyor, rejim değişikliğine sayılı günler kaldığı söyleniyordu. Ancak evdeki hesabın çarşıya uymadığı, uymayacağı çok kısa süre içerisinde anlaşıldı. İran füzeleri demir kubbeyi aşıp İsrail’deki stratejik noktaları vurdukça fiziksel ve psikolojik üstünlük el değiştirmeye başladı.
Kendisini mutlak bir güvenlik devleti olarak kurgulayan ve halkına da mutlak güvenlik vaat eden İsrail’in füzeler tepesine yağdıkça ne kadar kırılgan ve bu vaadi gerçek kılmaktan ne kadar uzak olduğu ortaya çıktı. Tel Aviv’de çalan sirenler, koşulan sığınaklar, vurulan hedefler, yıkılan binalar, savaşı İsrail açısından sürdürülemez hale getirdi.
İşte bu noktada sırf İsrail kuyruğu dik tutabilsin diye ABD yardıma koştu, İran’a sembolik olmanın ötesine geçmeyen, sınırları son derece dar bir saldırı düzenledi ve İran’ın nükleer kapasitesinin yok edildiğini açıkladı. Bu aslında Trump’ın iki tarafa da ateşkes için verdiği bir mesajdı. İsrail’e “tehdit ortadan kaldırıldı, savaşmana gerek yok”, İran’a da “rejim değiştirmek gibi bir hedefimiz yok” denildi. Saldırının üzerinden çok kısa bir süre geçtikten sonra ise karşılıklı kimi ihlaller yapılsa da ateşkes tesis edilmiş oldu.
Dolayısıyla savaş ABD ya da İsrail hedeflerine ulaştığı için değil İran emperyalist saldırıya çok güçlü bir karşılık verebildiği, o esnada da İran halkı vakur bir şekilde durduğu, kendi özgürlük mücadelesini emperyalist sofralara meze etmeyi reddettiği için bitti. Emperyalizmin ve İsrail’in ancak anladığı dilden konuşulduğunda, ancak anladığı dilde bir cevap aldığında geri adım atacağı ise bir kez daha görülmüş oldu, bir kez daha tecrübe edildi.
***
Savaşın bu kadar çabuk bitmesine en çok kim üzüldü diye sorulsa, bunu bizim iktidar diye yanıtlamak hiç de abartılı olmaz. AKP-MHP ittifakı, İsrail’in İran’a yönelik saldırısını yeni-Osmanlıcı dış politika açısından bir avantaj olarak görüyor, zayıflamış, nükleer enerjiye ulaşamamış, istikrarsız ve parçalanmaya doğru giden bir İran’ın kendi stratejisine uygun olduğunu düşünüyor; ancak mesele bunun da ötesinde iç politikaya uzanıyor.
AKP-MHP ikilisinin İsrail’in başlattığı saldırıyı yaklaşık bir yıldır adım adım hayata geçirdikleri “seçimsizleştirme” süreci açısından da bir fırsat olarak gördüğü çok açık. Hatırlayın, henüz Erdoğan “iç cephe” kavramını tedavüle sokmamışken, bunu besleyecek şekilde önce “3. Dünya Savaşı” tartışması başlatılmış, iktidar cenahından peşi peşine bu minvalde açıklamalar gelmişti.
Bu, güvenlikçi politikalar üzerinden ve bir beka tehdidi söylemiyle siyasetin dizaynı adına atılan ilk adımdı. Bunu hemen “iç cephe” kavramı izledi ve Erdoğan İran’dan bahsetmeksizin “Filistin ve Lübnan’dan sonra sıra bize gelecek” demeye başladı. “İç cephenin güçlendirilmesi” söyleminin eyleme döküldüğü tarih ise 1 Ekim oldu ve Bahçeli DEM’li vekillerle tokalaştı, ardından da Öcalan’ı Meclis kürsüsüne davet eden o tarihsel konuşmayı yaptı.
Yeni açılım sürecine “terörsüz Türkiye” adı verilirken, bu süreç esas olarak bir beka tehdidi ve özellikle de İsrail üzerinden temellendiriliyor, İsrail’i ancak Türklerle Kürtlerin ittifakının durdurabileceği ve hatta bu ittifakın Türkiye’yi Ortadoğu’nun hegemon gücü yapacağı söyleniyordu.
Ancak “iç cephe”nin, ulusal bir tehdit algısı karşısında ulusal birliği tesis etmeyi amaçlamadığı kısa sürede anlaşıldı; çünkü yargı sopası eliyle bir seçimsizleştirme süreci başlatıldı, ilçe belediyelerine yönelik operasyonlar İmamoğlu’na ve İBB’ye uzandı. 19 Mart, Erdoğan’ın en güçlü rakibini siyaseten tasfiye etmek ve ömrü vefa edene kadar o koltukta oturmak için başlattığı bir operasyondu ve biz hala o operasyon sürecinin içerisinden geçiyoruz.
İşte İsrail’in İran saldırısı iktidar açısından bu operasyonu derinleştirmek için bir fırsat olarak görülüyordu. Bahçeli’nin “İran saldırısı aslında bize verilen bir mesajdır” minvalindeki sözleri de ateşkes sonrası Meclis grubunda yaptığı konuşmada “tehdidin büyüğü küçüğü olmaz, uyanık olmalıyız” diyerek söylemini ısrarla devam ettirmesi de bununla ilgiliydi.
Trump’ın yönettiği bir ABD, herhangi bir işlevi kalmamış AB ve Avrupa, dünyanın her yerindeki sağ popülist rejimler, yeniden silahlanan emperyalizm, güvenlikçi politikaların yükselişi… Tüm bunlara bir de İsrail-İran savaşı eklenince, örneğin seçimsizleştirme sürecinde bir basamak daha atlamak adına 30 Haziran’daki duruşmadan CHP kurultayının iptali yönünde bir karar çıkarmak daha da kolaylaşacaktı, hesaplar bunun üzerine yapılıyordu.
Ayrıca savaş ekonomik krizin daha az konuşulması, dünyanın ve Türkiye’nin tehlikeli bir dönemden geçtiği bir dönemde birlik beraberliğin muhafazası, Erdoğan ve Bahçeli’nin liderliğine güvenilmesi, hükümet-devlet özdeşliği, milliyetçiliğin körüklenmesi, açılım sürecinde yeni adımlar, muhalefetin sesini fazla yükseltmemesi, işçilerin zam talep etmemesi vs. gibi sayısız başlıkta iktidara birçok avantaj sağlıyordu.
Savaşın erken bitmesi iktidarın hesaplarını tümden bozmayacaktır elbette ama ateşkesin devamı dikkatlerin yeniden içeriye, özellikle seçimsizleştirme sürecine ve ekonomik krize dönmesini sağlayacak, iptal kararıyla rejimin bir eşik daha atlamasının karambole getirilmesini engellemeye yardımcı olacak, beka söyleminin gücünü de zayıflatacaktır.
***
Böyle bir konjonktürde muhalif yığınağın nereye yapılacağı, nasıl bir muhalefet stratejisi izleneceği ise bellidir. Şu an yüz binlerce kamu işçisi greve çıkma hazırlıkları yapıyor, asgari ücretle çalışan milyonlar maaşlarına ara zam yapılıp yapılmayacağını merakla bekliyor, Türkiye “seçimsizleştirme” sürecine eklenmiş bir “ekmeksizleşme” süreci yaşıyor, madenler, yeraltı zenginlikleri sermayeye peşkeş çekiyor, patronlar çocuk emeğini köleleştirmek için “zorunlu eğitim kaldırılsın” diyor, geniş halk kitleleri hızla yoksullaşıyor, mülksüzleşiyor.
Seçmen iradesinin gaspına ekmeğin gaspının eklendiği şu günlerde “her ikisini de gasp ettirmeyeceğiz” diyen, halk iradesini savunan, “ekmeği nasıl bölüşeceğiz” sorusunu halkın önüne koyan bir siyasete ihtiyacımız var. Yol belli, yürümek gerekiyor.