Sabırla, duayla, IBAN’la…

01/04/2020 Çarşamba
Sabırla, duayla, IBAN’la…

Çok değil bundan altı ay önce, Fırat’ın doğusunda barış pınarları akıtıyor, tampon bölge kuruyor, o bölgeye TOKİ’yle apartmanlar dikip 1 milyon mülteciyi yerleştiriyorlardı. Fetih sureleri, hatim indirmeler, salalar, muhalefetin anında hazırola geçmesi derken, harekât başlayalı on gün ya olmuş ya olmamıştı ki bir ABD heyeti Türkiye’ye geldi, birkaç saatlik bir toplantı yapıldı ve pınarlar birden akmaz oldu, harekât bitiverdi.

Bitmeseydi ne olurdu peki? Bunu merak edenler, harekât sırasında doların nereye fırladığına ve anlaşma haberiyle birlikte nereye düştüğüne bakabilirler. Bağımlı ekonomilerde dış politikanın da sınırlarını bu belirler, emperyalist bağımlılık ilişkilerinin bir parçası olup emperyalizme efeleniyormuş gibi dahi yapamazsınız, anında hizaya getirirler.

***

Çok değil bundan altı ay önce şaşalı bir kampanya eşliğinde “yerli otomobil” tanıtılıyor, ön siparişler alınıyor, iktidar tabanını bir kez da buradan konsolide etmeye, yoksul halka hayal satmaya çalışıyor, muhalefet ise bir kez daha hazırola geçip kutlama mesajları yayınlıyor, ön sipariş kuyruğuna giriyor, “gurur duyduk” vb. açıklamalar yapıyordu.

“Bu arabanın fabrikası nerede” diyenlere, “bunun neresi yerli” diye soranlara, “patent başvurusu yapıldı mı” diye merak edenlere, “uluslararası rekabet gücü olmayan bir ürünü üretmeye sahiden gerek var mı” deyip milli birlik beraberlik korosuna katılmayanlara ise “vatan haini, terörist, bölücü” damgası vuruluyordu.

Ne oldu o iş hatırlayan var mı peki, nerede yerli otomobil, fabrikanın temellerinin geçen ay atılması gerekiyordu, atılan bir temel var mı, ne zaman başlıyoruz seri üretime?

***

Ve yine çok değil bundan sadece bir ay önce, Suriye’de bu sefer de bahara kalkan olma operasyonu başlatılıyor, binlerce asker İdlib’e hava desteği olmaksızın yığılıyor, misliyle karşılıklar veriliyor, “yansın Suriye, yıkılsın İdlib” naraları atılıyor, Şam’a giriliyor, omuz üzerinde baş bırakılmıyor, Esad’ın kafasına çuval geçiriliyordu. Sonra mı? Sonra kimin yaptığını herkesin bildiği bir hava saldırısında onlarca asker yaşamını yitirecek, çok geçmeden de Moskova’da Rusya’yla masayla oturulacak ve “İdlib mutabakatındaki sınırlarına çekilsin” denilen Suriye devletinin harekât sırasında çok sayıda yerleşim bölgesini tekrar kontrolü altına alması mecburen kabul edilecekti.

Mecburen kabul edilecekti; çünkü güya “dengeli dış politika” adı altında ama tamamen ikbal kaygısıyla, bir zamanlar Suriye’de uçağı düşürülen Rusya’ya öyle bir yanaşılmıştı ki, Putin’e kol öyle bir kaptırılmıştı ki ve İdlib’de öylesine akıldan yoksun, öylesine irrasyonel bir kumar oynanmıştı ki, kabulden başka çare yoktu.

O günden beri İdlib’in akıbetini, oradaki gözlem noktalarını, sınıra yığılan mültecileri, yitip giden yaşamları, Moskova’da ülke tarihinin en büyük diplomatik fiyaskolarından birine imza atılmış olmasını hatırlayan var mı peki?

“Bahar Kalkanı” da tıpkı “Barış Pınarı” ya da “yerli otomobil” gibi, hiç yaşanmamış, hiç olmamışçasına, unutuldu gitti.

***

Geçerken hadi bir de Libya tezkeresini hatırlayalım, sahi alelacele çıkartılan o tezkere ne oldu? Libya deniz komşumuzdu, Doğu Akdeniz’de ulusal çıkarlar adına her türlü adım atılmıştı, Libya’yla anlaşma yapılmıştı ve şimdi de sırada asker göndermek vardı. “Meşru” Trablus hükümeti “darbeci” Hafter güçlerine karşı korunacaktı, sahada da, masada da biz vardık falan…

Nedir Libya’da son durum bilen, anlatan var mı peki? Her şeyin uzmanı ekran demirbaşları konuşuyorlar mı bu mevzuyu şu aralar, koltuk değnekliğinden hiç bıkmayan bir kısım ulusalcı zevattan ses çıkıyor mu konuya dair, nedir son durum, Hafter güçlerinin ilerleyişine, ÖSO çetelerinin “maaşımız ödenmiyor” diye Suriye’ye geri dönüşlerine dair ne düşünüyorlar, ne diyorlar?

***

Osmanlı’yı diriltmek, cihan hâkimiyeti, küresel güç, dünya liderliği falan derken, yukarıda anlatılanların hepsinde de hamaset hakikat duvarına çarptı ve geldik Korona günlerine, geldik ve bir kez daha gördük neyin ne olduğunu.

Günlerdir toplumun çeşitli kesimlerinden gelen “sokağa çıkma yasağı” talebi çok net bir şekilde “önceliğimiz üretim ve ihracat” denilerek reddediliyor; çünkü ekonomi öyle bir halde ki, çünkü ekonomiye şu son 18 yılda tek bir çivi bile çakılmadığı ve paralar betona gömüldüğü için durum öylesine kötü ki, üretimin durdurulması halinde ücretler, maaşlar nasıl verilecek, verilmezse insanlar ne yiyip ne içecek, bunlar bilinmiyor.

Yükü patronlara yüklemeyi zaten reddediyorlar, ama aynı yükü kendilerinin üstlenemeyeceklerini de biliyorlar. Doları bastırmak için Merkez Bankası rezervleri tüketilmiş, bütçe açığını kapatmak için İhtiyat Akçesi Hazine’ye devredilmiş, risk primi yüksek olduğu için ancak yüksek faizle borç bulunabiliyor, milyarlarca dolar geçiş garantili yollara, köprülere, tünellere, yolcu garantili havaalanlarına, yatış garantili hastanelere, yani en ufak bir katma değeri olmayan, istihdam yaratmayan projelere gömülmüş, yani çok net bir şekilde kasada para yok.

Para olmadığı için de eğer üretim durursa ihracat duracak, ihracat durursa zaten turizm gelirlerinden bu sene pek bir şey beklememek gerektiği için ortaya çıkacak döviz sıkıntısıyla birlikte yeni bir kur şoku yaşanacak, bu yaşanan krizi daha da tetikleyecek ve hem kendileri hem ekonomi için çarklar artık döndürülemez noktaya gelecek.

***

Para bulunabilir mi peki? İstenirse elbette ki bulunabilir. Tek sefere mahsus olmak üzere servet ve zenginlikten alınacak bir “salgın vergisi”nden tutun da, gelir ve kurumlar vergisinde yüksek kazançlıların vergi matrahını artırmaya, Hazine garantili projelere ödeme yapmayı durdurmaktan tutun da İşsizlik Fonu’nu kullanmaya, çalışanların, ücretlilerin ve işsizlerin tüm maliyetlerini karşılayacak bir “acil eylem planı” hazırlanıp kolaylıkla yürürlüğe sokulabilir elbette.

Tercih edilir mi peki? Edilmez, çünkü şu salgın günlerinde belki de en iyi öğrendiğimiz şey olan “her şey sınıfsaldır” sözü gereğince, iktidarın sınıfsal karakteri bunların hiçbirini yapmasına izin vermez. Tam da bu sınıfsal karakter nedeniyle, yoksullar, çalışanlar, emekçiler “evde kal” çağrısının muhatabı değillerdir ve onlardan beklenen her sabah tıka basa toplu taşım araçlarında işlerine gitmeleri ve sağlıksız koşullarda üretime devam etmeleridir, devam etmelidirler ki çarklar dönmeye ve birileri zenginleşmeye devam edebilsin.

***

Korona günlerinde dünyanın her tarafında “sosyal devlet” bir kez daha tartışılır, konuşulur hale gelirken, bizim payımıza düşen akşamları boş sokaklarda yankılanan ve insana mezarlıktaymış gibi hissettiren dua, sala sesleri ve verilen IBAN numaraları oldu.

Dünyadaki neredeyse bütün devletler, elbette ki sistemi kurtarmak ve toplumsal tepkiyi engellemek adına, doğrudan gelir desteği de dâhil, halkın yaşamını kolaylaştıracak çeşitli uygulamaları hayata geçirirken, bizim payımıza, sanki zaten vergi vermiyormuşuz gibi, sanki karşımızda devlet değil de bir şirket, bir STK varmış gibi, halktan bağış istenmesi ya da kamu bankalarından faizle kredi kullandırılması düştü.

Korona bize bir kez daha iktidara karakteristiğini veren şeyin dincilikle piyasacılığın yıkıcı bir sentezi olduğunu gösterdi. İşe gitmek zorunda olmaktan test kitlerine ulaşmaya, hastanelerde uzun kuyruklarda beklemekten paran yoksa tedavi görememeye kadar, tıpkı her şey gibi salgının da sınıfsal ve politik olduğunu, alt sınıfların payına da bolca dua ve fedakârlık düştüğünü bu süreçte çok açık bir şekilde gördük.

Tam da bu nedenle, dincilikle piyasacılığın bu tahrip edici, yıkıcı sentezinin karşısına hem akla ve bilime dayalı hem de sınıfsal bir siyasetle çıkmamız gerekiyor. Halkçılık, kamuculuk, sosyal adalet, eşitlik gibi kavramların altı doldukça, bu kavramlar siyasal olarak ete kemiğe büründükçe, kitlelerle buluştukça kurtuluş umudumuz artacak, aksi ise bu karanlığın içerisinde sürüklenmeye devam etmek anlamına gelecek.