Ölmeye Doğanlar

12/06/2012 Salı
Ölmeye Doğanlar

“Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı.”
Turgut Uyar

Yer: Konya’nın Taşkent ilçesine bağlı, Toroslar’ın 1700 metre yüksekliğine kurulmuş Balcılar kasabası. Nüfus: İki bin beş yüz. Kuran kursu sayısı: Kasabada iki bin beş yüz kişi yaşamasına rağmen, ikisi Diyanet İşleri Başkanlığı’na, ikisi Süleymancılar tarikatına bağlı, yatılı ve kaçak olmak üzere, dört. Tarih: 1 Ağustos 2008. Vakit: Sabah ezanı.

Saat dört civarı olmalı, kız çocuklarından biri sabah namazını kılmak için uyandı, abdest almak için banyoya doğru yürüdü, ışığı yakmak için düğmeye bastı ve LPG tankından sızıp saatlerdir binayı sarmakta olan gaz, ateş alarak patladı. Tam on sekiz kız çocuğu, en küçüğü on, en büyüğü on altı yaşında on sekiz kız çocuğu, yanarak, dumandan boğularak, enkaz altında kalarak öldü.

Bina kaçaktı, Kuran kursu kaçaktı, Diyanet’ten ve Milli Eğitim Bakanlığı’ndan tek bir kişi denetleme amacıyla kursun kapısından içeri girmemişti, LPG tankından binaya gelen gazı taşıyan borular gaz kaçırıyordu, kader diyeni Allah taş eder, on sekiz kız çocuğu öldü.

Ailelerini özlemişler miydi, yaşıtları gibi yaşamak istiyorlar mıydı, bir gelecek düşleri var mıydı, hiç âşık olmuşlar mıydı bilmiyoruz, on sekiz kız çocuğu kedi yavruları gibi öldü, güvercin yavruları gibi öldü, yanan ormanlardaki börtü böcek gibi, geyikler, tilkiler, aslanlar gibi öldü, kader diyeni Allah taş eder, aileleri şikâyetçi olmadı.

Ölen çocukların enkaz altındaki cesetleri dahi çıkarılmamışken, o günün sabahında, kursun yöneticileri valiliğe kursta Kuran değil İngilizce eğitimi verildiğine dair bir başvuru yaptılar. Olayın hemen ardından tutuklanan kurs müdürü ve yardımcısı yalnızca iki ay cezaevinde kaldılar ve ikinci ayın sonunda tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldılar, kader diyeni Allah taş eder, o tarihten bugüne kadar da tutuksuz yargılandılar.

Tanık olarak dinlenen kız çocukları ve aileleri, mahkemede kursa İngilizce öğrenmek için gittiklerini söylediler, kimseden şikâyetçi değillerdi ve davaya katılmak istemiyorlardı. Zaten kaçak Kuran kursu açmanın cezası, eskiden altı aydan üç yıla kadarken, kader diyeni Allah taş eder, kanunda yapılan değişiklikle üç aydan bir yıla kadar hapse döndürülmüştü ve zaten bu ceza da paraya çevrilebilir nitelikteydi.

Dosya belki çoktan kapatılırdı ama 2010 yılında patlama esnasında henüz on iki yaşında olan ve kardeşini yitiren bir kız çocuğu, ki adını burada anmak boynumuzun borcudur, Zeynep Büşra Demirbaş, yetkililer hakkında suç duyurusunda bulundu. Zeynep Büşra mahkemedeki ifadesinde şunları söyledi:

“Anneannemin yanına gitmiştik. Anneannem beni ve kardeşimi, boş durmayalım diye Kuran kursuna gönderdi. Gittiğimizin 4’üncü günüydü. Sabah namazına kaldırıldık. Abdest aldığımız sırada gaz kokusunu hissettik. Orada bulunan müdürlere koku geldiğini söyleyip, dışarı çıkalım dedik. Ancak müdür izin vermedi. İçerinin havalanması için camları açtı. 10 dakika sonra da patlama oldu. Ben yaralandım, kardeşim Rukiye Sena da vefat etti. Dernek yöneticilerinden şikâyetçiyim.”

Davayla ilgili internette yer alan son bilgiye göre, 23 Haziran 2011’de bir duruşma daha görüldü ve sanıkların tutuksuz yargılanmalarına devam edildi. O tarihten sonra yaşananlara dair ise elimizde herhangi bir bilgi bulunmuyor, cezalandırılan herhangi biri var mı, dava sürüyor mu, sürüyorsa hangi aşamada, hiçbirini bilmiyoruz.

On sekiz kız çocuğunun ölmesi ve tek bir kişinin bile ceza almaması bu topraklar için vakayı adiyedendir, normal olandır, kural olandır. Bu topraklarda kız çocukları Kuran kurslarına, madenciler yerin yedi kat altına, Kürtler sınır boylarına gömülür kimi zaman gaz kaçağı vardır, kimi zaman göçük olur, kimi zaman “terörist” sanılmışlardır. Kuran kursları insansızdır, maden işletmeleri insansızdır, ve istihbarat sağlayan hava araçları, elbette ki, insansızdır.

Öldürülmeleri cinayetten sayılmayanlar ülkesidir burası bozkırın ortasında bir otel binasında yanarak, hayata dönüş adıyla cezaevlerine düzenlenen bir operasyonda ya da gözleri bağlandıktan sonra bir beyaz Renault’ya bindirilip işkence edildikten sonra kimsesizler mezarlığına gömülmek üzere kafalarına sıkılmış bir kurşunla ölür insanlar ve ölümleri cinayetten sayılmaz, katil yoktur ve fail her zaman meçhuldür.

Devrimcilerin, sosyalistlerin, Alevilerin, Kürtlerin ve bilcümle “vatan-millet düşmanı”nın ölümlerinin cinayetten sayılmamaları anlaşılabilir: Ne de olsa “yaşanmaya değmeyen hayatlar”ın ortadan kaldırılmasında bir sakınca olmayacaktır yaşanmaya değer hayatları ortadan kaldırmak cinayet, ve bunu yapanlar katil sayılmayacaktır evet bu, anlaşılabilir.

Peki ama ya Kuran kursunda ölen günahsız kız çocukları, ya namus ve töre cinayetlerine veya koca-baba-ağabey şiddetine kurban giden başörtülü kadınlar, ya alışveriş merkezi inşaatında veya madenlerde “güzel” ölen ve her seçimde oyunu sağ partilere vermiş olan işçiler? Bunların ölmesi neden cinayetten sayılmamaktadır?

İşte burası meselenin düğümlendiği ve çözüldüğü yerdir. “Her kürtaj bir cinayettir” diyenler, köşelerinde “doğmamış bebekten mektup” edebiyatı yapanlar, “bedeniniz sizin değildir, kutsal bir emanettir” diye fetva verenler, yani hayatı, hayat hakkını savunduklarını iddia edenler, siyasi, medyatik ve akademik kariyerlerini ölmek, öldürmek üzerinden yapmışlardır çünkü.

Bu ülkenin başına geçirilmiş bir huni, üzerine giydirilmiş bir deli gömleği olan sağcılık devlet uğruna, sermaye uğruna, ırk uğruna, din uğruna ölecek, makinelere elini kolunu kaptırdığında sesini çıkarmayacak, sanayi sitelerinde kölelik ücretine çalışacak, babası yaşında adamlarla evlendirilecek ve en az üç çocuk doğuracak yüz binler, milyonlar arar.

Öldürülmeleri cinayetten sayılmayacak, ölümleri medyada en fazla üç satırla haber olacak, eşi dostu dışında kimsenin ardından yas tutmayacağı yüz binler, milyonlar yoksa düzen de yoktur çünkü, iktidar da yoktur. Demek ki, insanların ölebilmeleri için, düzen ve iktidar tarafından öldürülebilmeleri için, önce doğmaları gerekir. Her doğmak, öldürülmeye doğmaktır aslında.

Tam da bu nedenle, kürtaj üzerinden kendini hayatın savunucusu gibi gösterenler sahtekârdırlar çünkü iş cinayetlerinde ölen tek bir işçinin, töre ve namus cinayetlerinde ölen tek bir kadının, cezaevlerine atılarak ömürlerinden çalınan tek bir gencin arkasından ağlamamış, gözyaşı dökmemişlerdir, acılarıyla hemhal olmamışlardır, yaşadıkları üzerine hasbıhal etmemişlerdir.

Sahtekârdılar çünkü kendini hayatın savunucusu gibi gösterenler, din uğruna, sermaye uğruna, devlet uğruna, ırk uğruna gencecik yaşamları feda etmekten zerre imtina etmemişlerdir ve bundan sonra da etmeyeceklerdir.

Devlet olmak, muktedir olmak, erkek olmak tam da budur işte: Yalanın hükümranlığı, zulmün saltanatıdır kaçak Kuran kursunda ölen kız çocuğudur ya da alışveriş merkezi inşaatında çalışırken kaldığı çadırda yanarak ölen işçidir, cezaevinde gün sayan gazetecidir ya da sınır boylarında başına bomba yağdırılan kaçakçıdır.

Devlet olmak, muktedir olmak, erkek olmak budur zaten: Ölümün hükümranlığı, ölümün saltanatıdır. Ve devlet olmak, muktedir olmak, erkek olmak tam da budur işte: Unutturmaktır, hafızalarımızı, aklımızı, beynimizi iğdiş etmektir.

Altmış yıldır bu ülkeyi yönetip hâlâ mağdur ve mazlum edebiyatı yapanlar, şimdilerde, ölümün alınlarına vurduğu damgaya rağmen, hayatı savunmaktan söz ediyorlar inanmayın, hiçbir şeyi unutmayın, hep hatırlayın, inanmayın.