Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Fatih Yaşlı

Fatih Yaşlı

Masadakiler, masada olmaya heveslenenler, masayı reddedenler

O masada olmayı usulden değil esastan reddeden, bağımsız, sosyalist bir siyasetin inşa edilmesi, kitleselleşmesi, özneleşmesi asıl meselemiz ve tarihsel sorumluluğumuzdur.

Yayın Tarihi: 15.02.2022 , 23:43 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54

HDP milletvekili Oya Ersoy geçtiğimiz günlerde Meclis kürsüsünde gericiliğin çok net ve güncel bir tanımını yaparak şöyle dedi:

“Size neden ‘gerici’ diyoruz, biliyor musunuz? Çünkü sizler, ta 500 yıl geride kalmış Osmanlı’yı, 1500 yıl geride kalmış din esaslı toplum düzenini yeniden hortlatmaya çalışıyorsunuz da ondan.”

Gericiliğin yeni-Osmanlıcılık ve siyasal İslam’ın bir sentezi olarak somutlaştığı günümüz Türkiye’si için bundan daha iyi bir tanım yapılamazdı ve zaten öyle olduğu için de gericilik buna hayli şiddetli bir tepki verdi; tehditler, hedef göstermeler havada uçuştu.

Ersoy’un açıklamasının bize gösterdiği en önemli şey ise gericiliğin sadece iktidarın ve inşa ettiği rejimin niteliklerinden biri olmadığı, muhalefet partilerinin içerisinde de kendisine hayli güçlü bir zemin bulduğuydu.

Örneğin CHP milletvekili Cihangir İslam, iliklerine kadar işlemiş olan antikomünizmin etkisiyle, Hitler ve Stalin’i bir arada gösteren bir görselin eşliğinde sosyal medya hesabından Ersoy’a yönelik olarak şunları yazdı:

Gerici ve ilerici kavramları saplantılı ve sübjektif kavramlardır; nesnel ve uzlaşılmış tanımları da yoktur. Çağlar üzerinden okumalar da koftur, altı boştur, ötekileştiricidir. Sayın Ersoy ile bu konuyu konuşabilme imkânı da yok. İdeolojik tutuculuğu açısından yok, İslam konusundaki birikimi açısından yok, kullandığı diktatoryal dil açısından hiç yok. Kendilerine tavsiyem mahkûm eden ve aşağılayan dil yerine eleştirel bir üslup kullanması. Zemin budur.”

İslam o görseli boşuna kullanmamıştı, ilericilik ve gericiliğin “sübjektif” olduğu yönündeki postmodernist zırvalamaların altını ancak öyle doldurabileceği inancıyla, doğrudan Ersoy’un sosyalistliğine göndermede bulunuyor, buradan hareketle de onu tutuculukla suçluyor, kullandığı dilin “diktatoryal” olduğunu söylüyordu.

Ersoy’a tepki gösterenler arasında kendi partisinden de iki vekil vardı. Bunlardan biri olan Hüda Kaya da tıpkı Cihangir İslam gibi meseleyi sosyalizme getirdi ve “yüz elli yıl geriye gitmekle 'ilerici' olunuyorsa pekâlâ bin beş yüz yıl geriden de ilham alınarak daha 'ilerici' olunabilir” dedi. Kaya, bilerek ya da bilmeyerek, sosyalizmle siyasal İslam’ın bu topraklarda tarihsel ve varoluşsal olarak birbirinin hasmı olduğunu ve aralarında uzlaşmaz bir çelişki bulunduğunu ortaya koymuş oluyordu böylece.

Bir diğer HDP’li vekil Ömer Faruk Gergerlioğlu daha “naif” ve mağduriyetten beslenen bir dille, Ersoy’un açıklamasının “Müslümanlar için incitici” olduğunu ve gericilik tanımlamasını rahatsız edici bulduğunu söylemekle yetindi ama neticede onun da derdi aynıydı. Tıpkı diğer iki isim gibi o da “din esaslı toplum düzeni kurma” arayışının adlı adınca ne olduğunun söylenmesine öfkelenmiş durumdaydı.

Burada elbette ki bu isimlerle ve temsil ettikleri zihniyetle bir ilericilik-gericilik tartışmasına girecek değiliz. Osmanlı’yı diriltme fantezilerinin de, “din esaslı bir toplum düzeni”, yani bir şeriat devleti kurma arayışının da gericilik olduğunu, kimin iktidarda ya da muhalefette olduğuna bakmaksızın, çok net bir şekilde söyleyip geçmemiz gerekiyor.

Burada esas tartışılması gereken mesele, “sosyal demokrasi”nin de “radikal demokrasi”nin de siyasal İslam’ın çeşitli unsurlarıyla bu kadar kolay bir şekilde iletişim ve etkileşime girebilmesi, gericiliği böylesine rahat bir şekilde içerisinde barındırabilmesidir. Üstelik bu durum, münferit, istisnai, marjinal bir nitelik taşımamakta, siyasal İslam her ikisinin nezdinde de meşru bir aktör, muhatap ve dahası potansiyel müttefik olarak görülmektedir.

Cumartesi günü Ankara Ahlatlıbel’de kurulan masa, tam da buradan yola çıkarak okunmalıdır. O masaya bakıldığında, AKP-sonrası Türkiye tahayyülüne dair olarak görülmesi gereken şey, demokrasi, uzlaşma, hoşgörü vs. değil, İslamcısıyla, milliyetçisiyle, liberaliyle Türk sağının ve gericiliğin bütün renklerinin yeni kurulacak iktidar bloğunda yer alma ve Türkiye’yi AKP’siz bir AKP rejimiyle, 2002-2013 arasının AKP’sine benzer bir şekilde yönetme arzusudur. O masada İYİP’in ülkücülüğü, Saadet’in İslamcılığı, Davutoğlu’nun yeni-Osmanlıcılığı, Babacan’ın serbest piyasacılığı vardır ve bunların hepsi de CHP’nin himayesindedir.

Türkiye’yi böyle yönetme arzusunun somutlaşacağı tarih için 28 Şubat gününün seçilmesi de tam olarak bununla ilgilidir. 28 Şubat, Türkiye’de siyasal İslam’ın kurucu mitoslarından ve mağdur edebiyatının en önemli anlatılarından biridir. Askeri vesayet, merkez-çevre, devlet-toplum vs. üzerine kurulu İslamcı (ve elbette ki liberal) söylemin temel uğrak noktası olan bu tarihin, Millet İttifakı’nın açıklayacağı deklarasyon için bilinçli bir şekilde seçildiği açıktır.

Açıktır; çünkü aynı ittifak hemen bir gün öncesinde, tıpkı geçen sene olduğu gibi bir Erbakan anması düzenleyecek ve burada bir araya gelinecektir. Başka partilerin de davet edileceği bu etkinliğe, yine geçen sene olduğu gibi HDP’nin de genel başkan düzeyinde katılması şaşırtıcı olmayacaktır.

Erbakan anması ve ertesi gün, yani 28 Şubat’ta yapılacak açıklama… Bunlar, naifliği saflık derecesinde olan kimi muhaliflerin sandığı üzere ne iktidarın elinden 28 Şubat kozunu almak ne de takiye adına yapılmaktadır. Burada çok net bir şekilde, AKP-sonrası Türkiye’nin AKP’siz bir AKP rejimi olarak tahayyül edilmesinden kaynaklanan ve liberal-İslamcı tarih okumasına yaslanan bir tavır vardır.

Siyasal İslam’ın kurucu mitoslarından biri, Millet İttifakı tarafından da bir başlangıç, bir milat olarak kabul edilmektedir yani ve burada söz konusu olan muazzam bir sembolizmdir. Tıpkı 28 Şubat’ın AKP’nin asıl doğum tarihi olması gibi, AKP’siz AKP rejiminin de 28 Şubat’ta doğması istenmektedir

Tam da bu nedenle, çok net bir şekilde şunu söyleyebiliriz: Millet İttifakı’nın restorasyon projesi, Cumhuriyet’in değil, DP-AP-ANAP çizgisine yaslanarak AKP rejiminin restorasyonunu hedeflemektedir. ABD ve AB’yle ilişkilerden IMF politikalarına, NATO’culuktan özelleştirme süreçlerine uzanan bir genişlikte, dönülmek istenen yer esas olarak 2002-2013 arasıdır.

Dolayısıyla burada “ikinci cumhuriyetçilik” bir kez daha devreye girmektedir. Düne kadar AKP-Cemaat koalisyonunu destekleyen liberal tayfanın şimdilerde Millet İttifakı’nın arkasında hevesle hizalanması da, “helalleşme” söylemini böylesine iştahla sahiplenmesi de bu nedenledir. Buna ilkesel olarak HDP’nin de bir itirazı olduğu söylenemez; HDP, esas olarak o masanın ruhuna değil, kendisiyle o masada fotoğraf verilmemesine itiraz etmektedir.

Tüm bunlardan yola çıkarak, kırmızı çizgilerimiz olarak öne sürdüğümüz laiklik, kamuculuk ve anti-emperyalizmin soyut, içeriksiz kavramlar ya da sloganlar olmadığını ve hakikatin ta kendisine tekabül ettiğini bir kez daha hatırlamak ve hatırlatmak durumundayız.

Düzen muhalefetinin, “demokratikleşme” adı altında oraya eklemlenmeye çalışanların ve Millet İttifakı’na açık çek vererek restorasyonun sol ayağı olmaya heveslenenlerin AKP-sonrası Türkiye’ye dair tahayyüllerinde bu kırmızı çizgilere yer olmadığı açıktır. Oysa gericilik, piyasacılık ve emperyalizmle işbirliği, bu ülkede tarihsel olarak birbirinden ayrıştırılamaz bir şekilde iç içe geçmiş durumdadır ve AKP-sonrasında da bu şekilde yoluna devam etmeyi hedeflemektedir.

Tam da bu nedenle, CHP ve HDP’nin gölgesinden kurtulmuş, o masada olmayı usulden değil esastan reddeden, bağımsız, sosyalist bir siyasetin inşa edilmesi, kitleselleşmesi, özneleşmesi asıl meselemiz ve tarihsel sorumluluğumuzdur. Aksi, düzenin kendi “düzen karşıtları”nı da yaratarak bekasını bir kez daha garanti altına alması anlamına gelecektir.

Fatih Yaşlı 'ın Son Yazıları