Fatih Yaşlı
Kuşatma konsepti
Yayın Tarihi: 02.02.2022 , 00:17 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Erdoğan, geçen hafta katıldığı canlı yayında bir yandan “muhatabım o değildi” diyerek Sezen Aksu ile ilgili söylediklerinden çark ederken, öte yandan da “bir zihniyeti kastediyorum” diyerek muhataplarının sınırlarını da genişletmiş oldu.
Pek az kişinin dikkatini çekmiş olsa da, hemen ardından söyledikleri aslında çok daha önemliydi. Erdoğan sözünü ettiği “zihniyet”e karşı yapabileceklerini işaret edecek bir şekilde ve tam olarak şöyle dedi: "Biz de Demokrat Parti'nin Atatürk’ü Koruma Kanunu çıkarması gibi kutsallarımızı korumak için kanun mu çıkaralım?”
DP’nin Atatürk’ü Koruma Kanunu çıkarmasındaki ve örnek olarak bunun seçilmesindeki ironi bir yana, bu sözler gidişata dair son derece önemli ipuçları veriyordu ki, zaten birkaç gün sonra bunun ilk adımı geldi; gece yarısı çıkarılan bir genelge ile “aile, çocuk ve gençlerin yanlış medya içeriklerinden korunmaları” ile ilgili bir düzenlemeye gidildi.
Anayasa’nın “ailenin korunması ve çocuk hakları”ndan söz eden 41. maddesi ile “gençliğin korunması”dan söz eden 58. maddesinin dayanak olarak gösterildiği bu düzenlemede;
- “Toplumumuzun temel değerlerine aykırı unsurlar taşıdığı gözlenen” televizyon programlarıyla ilgili olarak gereken adımların “ivedilikle” atılacağı,
- “Birtakım semboller kullanmak suretiyle çocuk ve gençlerin zihin dünyalarını hedef alan yapımlardan” onları koruyacak “aile ve çocuk dostu” yapımların teşvik edileceği,
- Ve “medya aracılığıyla milli ve manevi değerlerimizi yıpratmaya, aile ve toplum yapımızı temelinden sarsmaya yönelik açık veya örtülü faaliyetlere karşı” gerekli müeyyidelerin yerine getirileceği söyleniyordu.
Peki “toplumumuzun temel değerleri” neydi, bahsedilen televizyon programlarında “çocukların ve gençlerin zihin dünyaları” nasıl hedef alınmıştı, “milli ve manevi değerlerimiz” hangileriydi ve kim(ler) bunları yıpratmaya çalışıyordu?
Elbette ki bu soruların nesnel, objektif bir yanıtı yoktu. Türk sağının, yani İslamcılık, milliyetçilik ve muhafazakârlığın “temel değerler” dediği şeyler temel değer, “milli ve manevi değerler” dediği şeyler milli ve manevi değer oluyordu ve buna da hiçbir şekilde itiraz edilmemesi gerekiyordu.
Asıl mesele ise kurucu üst ilkesi din olan rejim inşasının toplumun bütün kesimlerini kuşatacak bir veçheye kavuşturulması arzusu ve rejimin kültürel hegemonyayı tesis edecek rızayı üretemedikçe bunu da zor aracılığıyla tesis etmeye girişmesiydi aslında. “Fiili şeriat rejimi”nin tesisinde bir adım daha atılıyor, toplumsal kuşatma daha da sıkılaştırılıyordu yani.
Düzenlemenin kanunla değil gece yarısı çıkarılan bir kararnameyle yapılması rejimin karakterine dair son derece önemli ipuçları veriyordu ama meseleyi asıl somutlaştıran, genelge ile birlikte gerçekleşen “görev afları”ydı. Yeni rejimde istifa mekanizması ortadan kalktığı için bakan ve bürokratlar görevden “aflarını” istiyorlar, “Reis” tensip buyurursa da affediliyorlardı. İşte o gece hem Adalet Bakanı hem TÜİK Başkanı “affedilip” görevlerini bıraktılar ve yerlerini yenileri aldı.
Peki bununla genelge arasındaki “somut bağlantı” neydi? O somut bağlantı, genelgenin “ruhu” ile görevden almaların “ruhu”nun aynı olması, her ikisinin de seçime giden Türkiye’de topluma yönelik kuşatmanın daha da derinleşeceğine işaret etmesiydi.
Gül’ün bakanlık görevinden alınıp yerine bir “operasyon aparatı” diyebileceğimiz Bozdağ’ın gelmesi, genelgedeki medya kuşatmasının yanına yargıdaki kuşatmanın da ekleneceğini gösteriyordu. Bu tasfiyeyle birlikte Soylu yönetimindeki iç güvenlik aygıtının eli daha da rahatlayacak, emniyet ile yargının çok daha “uyum” içerisinde çalışmaları mümkün olabilecekti.
Ayrıca bu tasfiye, iktidar içi hiziplerden Pelikan’ın ve “İstanbul grubu”nun da elini güçlendirecekti. Pelikan’ın havuz medyasındaki gücü düşünüldüğünde, son örneğini Sedef Kabaş’ın tutuklanmasında gördüğümüz üzere havuzun hedef gösterip yargının devreye girmesi yöntemine daha sık başvurulma ihtimali de artmış oldu böylece.
Dolayısıyla tıpkı kültürel hegemonya ve medya meselesinde olduğu gibi yargı alanında da çubuk çok net bir şekilde “zor”a doğru büküldü, yargının mutlak anlamda rejimin yargısı haline gelmesi adına bir adım daha atıldı.
TÜİK’teki değişikliği de aynı bağlama yerleştirmemiz mümkün görünüyor. Arka kapıdan yapılan satışlarla dövizin “köpüğü”nün alınmasına benzer bir yöntemin enflasyon için de kullanılması arayışı, bu görevden almanın esas nedeniydi. Enflasyonun “köpüğü”nün birtakım ayak oyunlarıyla alınması pek o kadar kolay olmasa da, yine de böylesi bir görev değişikliği gidişat açısından kaçınılmazdı.
Hemen hatırlayalım, Kasım ayı MGK’sında ülkenin ekonomik durumu da konuşulmuş ve benimsenen yeni model bir ulusal güvenlik meselesi olarak kodlanıp buna yönelik “tehdit ve sınamalar”la mücadele edileceği belirtilmişti. Ardından ise bakan değişikliği gelmiş ve Lütfi Elvan’ın yerini yeni modeli uygulamakta kararlı Nebati almıştı. 20 Aralık operasyonu da bu sürecin bir parçası olarak gerçekleşmiş, dövizdeki “köpük” böyle alınmıştı.
İşte TÜİK’teki değişiklik de bu sürecin bir parçası olarak gerçekleşti. Emeğin ucuzlatılmasına ve toplumun yoksullaştırılmasına dayalı bir ekonomi modelinin yaratabileceği toplumsal sonuçlar, daha baştan ulusal güvenlik çerçevesi içerisine yerleştirilmişti. Rakamlar, veriler ve istatistikler de şimdi bu çerçevenin içerisine yerleştirilmiş oldu ve üzerlerindeki her türlü oynamaya çok daha açık hale getirildi. Bunun nasıl somutlaşacağını ise önümüzdeki 3 Şubat’ta Ocak ayı enflasyonu açıklandığında göreceğiz muhtemelen.
Anlaşılıyor olmalı, İBB’ye yönelik açıklamalar ve Trabzon’da kürsüden konuşturulan çocuk da dâhil, bunların hepsi seçime doğru giden Türkiye’de iktidarın seçimle gitmemeye yönelik bir “kuşatma konsepti”ni sahneye koymaya hazırlandığını, farklı cephelere buna uygun bir yığınak yaptığını gösteriyor. Bunların hepsi dört başı mamur bir planın öğelerinin tek tek yürürlüğe konulması anlamına gelmiyor elbette ama her bir öğe, her bir hadise, ilhamını sözünü ettiğim konseptten alıyor, o konsept içerisinde birbiriyle ilişkileniyor ve bütünlüklü bir anlam kazanıyor.
Düzen muhalefeti ise meseleyi hala serbest seçimler ve aritmetik hesaplardan ibaret olarak gördüğü için, “kutuplaşma onlara yarar” ve “oyuna gelmeyelim” diyerek bu konseptin karşısına sessiz kalmak ve görmezden gelmek dışında herhangi bir seçenek koyamıyor. Rıza üretemeyip çubuğu zora doğru bükmek kuşkusuz bir zayıflık işareti ama buradan kendiliğinden bir yenilgi çıkacağını bekleyerek sessiz kalmak da, uzun vadede iktidarın işine yarama potansiyeli yüksek başka bir zayıflık işareti.
Hem sözünü ettiğim kuşatmayı hem de bu karşılıklı zayıflığın damgasını vurduğu pat durumunu kırabilecek olan tek şey ise Farplast işçisinin, başka fabrikalardan gelip onlarla dayanışan diğer işçilerin ve motokuryelerin, kargo çalışanlarının, irili ufaklı işçi direnişlerinin, faturalara karşı sesini yükseltenlerin kırdığı buzu, açtığı yolu genişletmek, yeni patikalar, yollar açmak. Emekçilerin taleplerinin siyasetin merkezine yerleşmesi, siyasete emeğin damgasını vurması ve çalışan sınıfların bir siyasal özneye dönüşmesi dışında ülkenin başka bir seçeneği bulunmuyor.