Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Fatih Yaşlı

Fatih Yaşlı

Her şey pahalı, hayat ve ölüm ucuz

En asgari haliyle insanca bir yaşam talebi bile, hayatın ve ölümün bu kadar ucuz olmasına yönelik esaslı bir itiraz bile düzenin duvarlarında bir delik, bir gedik açabilir, o gedik bir kere açıldıktan sonra ise duvara daha sert vurmak, daha güçlü vurmak, daha çok kişiyle vurmak çok daha kolay olacaktır.

Yayın Tarihi: 18.11.2025 , 23:32 Güncelleme Tarihi: 19.11.2025 , 00:03

8 Kasım’da Dilovası’nda üçü çocuk, altı kadın işçi, asgari düzeyde bile iş güvenliğine sahip olmayan bir parfüm imalathanesinde yanarak öldüler; altı gün sonra da onlara yoğun bakımda bulunan bir başka işçi daha eklendi. 8 Kasım’dan 14 Kasım’a kadar ise Türkiye’nin başka yerlerinde, başka fabrikalarında ve başka iş yerlerinde çok sayıda işçi artık sıradanlaşmış ve kanıksanmış bir şekilde ölmeye devam etti. 

11 Kasım’da Azerbaycan’dan Türkiye’ye dönen 130 tipi askeri kargo uçağı Gürcistan-Azerbaycan sınırında düştü ve uçakta bulunan yirmi asker yaşamını yitirdi. 1968 yapımı uçak 2012’de ikinci el olarak Suudi Arabistan’dan alınmış, 2014’te de envantere girmişti. Uçak neden düştü, modelinin eski olması bunda bir etken miydi, bakımı ve kontrolleri doğru düzgün yapılmış mıydı, herhangi bir ihmal var mıydı? Bu soruların hepsi halen yanıtsız ama bildiğimiz tek bir şey var, 20 gencecik insan hayatlarının baharında göçüp gitti.  

12 Kasım günü İstanbul’da, Almanya’dan Türkiye’ye tatile gelen dört kişilik bir aile, henüz kaynağı bilinmemekle birlikte zehirlenerek yok oldu. Önce iki çocuk ve anne, sonrasında ise yoğun bakımda yaşam mücadelesi veren baba hayatını kaybetti. Alınmayan önlemler, yapılmayan kontroller, umursanmayan ihmaller korkunç bir felaketi beraberinde getirdi.

Türkiye hayat ve ölüm dışında her şeyin pahalı olduğu, milyonların insanca gıdaya, insanca sağlığa, insanca konuta, insanca ısınmaya ulaşamadığı, tatile gidemediği, seyahate çıkamadığı, bunlara ulaşmaya maddi olanaklarının, yani esas olarak elde ettikleri gelirin, ücretlerinin, maaşlarının yetmediği bir ülke. 

Türkiye çalışanların yarısına yakınının, yani milyonların asgari ücretle çalışmaya ve dolayısıyla asgari bir yaşama mahkûm edildiği, hayatta kalmanın yolunun en ucuz ve dolayısıyla en kötü, en sağlıksız ürünleri tüketmekten geçtiği bir ülke. 

Türkiye sendikaların tasfiye edildiği, emek hareketinin etkisizleştirildiği, çalışanların örgütlenmekten korktuğu, kafasına vurulup ekmeğinin elinden alındığı, ekmeğinin sürekli küçültüldüğü, iş cinayetlerinde üçer beşer öldüğü, katillerinin cezalandırılmadığı, ölümlerinin hesabının sorulmadığı bir ülke.

Türkiye yedi milyon gencin ne okulda ne işte olduğu, öylece evde oturduğu, azımsanmayacak bir kısmının çeteye, mafyaya, uyuşturucuya bulaştığı, gençlerine herhangi bir gelecek vaat edemeyen, geniş tanımlı işsizliğin alıp başını gittiği, gelir dağılımının alt üst olduğu, vergi yükünün bütünüyle halkın sırtına bindirildiği, sermayenin vergi ödemediği bir ülke. 

Türkiye sırf bu bezirgân saltanatı sürsün diye milliyetçiliğin ve dinciliğin toplumun üzerine boca edildiği, tarikatların, cemaatlerin cirit attığı, çoluk çocuğu zehirlediği, yoksulluğu yönetebilmek için cehaletin silah misali kullanıldığı, yoksul halk çocuklarının cehaletle köleleştirildiği, sadaka mekanizmalarıyla onurunun, gururun yıkıldığı ve böyle terbiye edildiği bir ülke. 

Türkiye’nin düzeni 80 milyonluk ülkeyi yakıp yıkarak, tarumar ederek yoluna devam edebiliyor, kuralsızlığı kural, anayasasızlığı anayasa, seçimsizliği seçim olarak halkın önüne koyuyor, sermayenin vampir misali saçtığı dehşetin ve kurduğu cehennem misali emek rejimin yolu tam olarak bunun yoğunlaşarak devam etmesinden geçiyor. 

Anayasa Mahkemesi, esas olarak bunun için kurulmuş olduğu halde, Meclis’te çoğunluğun aldığı kararları denetleyemeyeceği yönünde bir hükme varabiliyor ve hem anayasayı hem kendi varlığını inkâr etmiş oluyor. 

AİHM kararına ve tüm o çözüm süreç, barış iddialarına rağmen Selahattin Demirtaş, AYM kararına rağmen ise Can Atalay serbest bırakılmıyor; hukukun asgari normları dahi uygulanmıyor ve iktidarın keyfiliğine tabi kılınıyor. 

4000 sayfalık ve baştan aşağı politik, içi boş iddianamelerle muhalefetin cumhurbaşkanı adayı cezaevinde tutuluyor; yetmiyor casuslukla suçlanıyor, yanına Merdan Yanardağ ekleniyor, TELE 1 gasp ediliyor. 

Başta laiklik olmak üzere Cumhuriyet’in bütün kazanımları birer birer ortadan kaldırılırken, demokrasinin asgari normu olan seçme ve seçilme hakkına göz dikiliyor, sandığın formaliteden ibaret hale getirilmesi arayışıyla birlikte en temel yurttaşlık hakkı ortadan kaldırılmak isteniyor.

Manzara dramatik ya da trajik görünebilir ama tam olarak böyle. Bütünlüklü bir okuma bize emeğe yönelik saldırının, yaşamın ve ölümün ucuz, onun dışındaki her şeyin ise pahalı olmasının, yoksullaştırma politikalarının, yargı sopasının, dinci gericiliğin, milliyetçiliğin, anayasasız ve seçimsiz Türkiye arayışının tek bir bütünün parçaları olduğunu, hepsinin birbiriyle ilişkisinin bulunduğunu, birini diğerinden ayırarak anlamanın mümkün olmadığını ve dolayısıyla birini diğerinden ayırarak bu gidişata karşı durulamayacağını gösteriyor. 

Bugün emeği savunmak, laikliği, aydınlanmayı ve cumhuriyeti savunmaktan geçiyor. 

Laikliği, aydınlanmayı ve cumhuriyeti emeği savunmadan savunmanın herhangi bir karşılığı bulunmuyor. 

Anayasasız ve seçimsiz bir rejim arayışına karşı esaslı bir şekilde karşı durmadan emeği ve cumhuriyeti savunmak mümkün görünmüyor. 

Dinci gericiliğin ve milliyetçiliğin emek sömürüsünün üzerine örtülen bir örtü olduğunu ve esas meselenin onu kaldırmak olduğunu anlamayan ve anlatmayan bir muhalefet anlayışı sahici bir nitelik taşımıyor.

Hayat ve ölüm dışında her şeyin pahalı, bu ikisinin ise ucuz olduğu bir ülkede, hepimiz insanca gıdaya, sağlığa, konuta sahip olabiliriz, hepimiz güvenli bir işte çalışabiliriz, insanca bir ücret alabiliriz, çocuklarımıza iyi bir eğitin verebiliriz, tatile gidebiliriz, hepimiz eşit koşullarda, laik bir cumhuriyette, özgürce ve kardeşçe yaşayabiliriz. 

Yola buradan çıkmak, bunun bir ütopya, bir hayal olmadığını göstermek, bunu gösterecek, sahici kılacak yöntemler, araçlar, modeller, mekanizmalar bulmak zorundayız.

En asgari haliyle insanca bir yaşam talebi bile, hayatın ve ölümün bu kadar ucuz olmasına yönelik esaslı bir itiraz bile düzenin duvarlarında bir delik, bir gedik açabilir, o gedik bir kere açıldıktan sonra ise duvara daha sert vurmak, daha güçlü vurmak, daha çok kişiyle vurmak çok daha kolay olacaktır. 

Ta ki o duvar, kâğıttan kuleler misali gözümüzün önünde yıkılıp gidene kadar. 

  

 

Fatih Yaşlı 'ın Son Yazıları