Fatih Yaşlı
Hangi sol, hangi sosyalizm?
Yayın Tarihi: 03.12.2025 , 00:01 Güncelleme Tarihi: 03.12.2025 , 00:01
Özgür Özel, özellikle 19 Mart sonrası sokağın siyasete dâhil olmasıyla birlikte sol jargonu artık daha sık kullanıyor, bunu sevdiği de anlaşılıyor ve o jargonu kullanırken sık sık sosyalistlerin sloganlarına başvuruyor, sosyalist şairlerden dizeler okuyor.
Özel en son CHP kurultayında Nazım’ın en devrimci şiirlerinden birini okudu ve toplanan kalabalığa “Akın var güneşe akın/Güneşi zaptedeceğiz, güneşin zaptı yakın” dedikçe kültürel besinini sosyalist soldan alan CHP’liler coştu, kendinden geçti.
Özel’in ve CHP’nin 19 Mart sonrası söylemi ve örneğin Nazım’ın bu dizelerinin yarattığı coşku, bugünün CHP’sinin yeni döneme uygun bir şekilde tıpkı bir zamanların Ecevit liderliğindeki CHP’sinin olduğu gibi “sol popülist” bir siyasi çizgiye yerleştiği anlamına gelir mi peki?
İlk bakışta öyle gibi görünse de partinin yeni programı “sol popülizm”in aslında retorikten ve birkaç devrimci dizeden/slogandan ibaret olduğunu, özellikle de ekonomiye bakışta sol popülizmle araya hayli mesafe konulduğunu ve halka yönelik ekonomik vaatlerin düzenin sınırları içerisinde dahi “radikal” bir karakter taşımadığını gösteriyor.
CHP’nin parti programı açıkça “piyasacı” bir nitelik taşıyor. Programda CHP’nin ekonomi politikalarının “özel girişim ile kamunun düzenleyici ve denetleyici görevinin bir arada olduğu piyasa düzeninde” şekilleneceği söylenerek daha baştan kamunun ekonomideki rolü düzenleme ve denetleme ile sınırlanıyor. (s. 143) CHP’nin hedefinin ise “fırsat eşitliğine dayalı ve verimliliğe odaklı, örgütlü, kayıtlı, kurallı, adil, dünyaya açık ‘sosyal piyasa ekonomisi’ne işlerlik kazandırmak” olduğu söyleniyor. (s. 144)
Programa göre CHP iktidarında “yatırım ve iş ortamı iyileştirilerek dünya standartlarına yükseltilecektir” ve “piyasa ekonomisi gerekli tüm kurul ve kurallarla donatılıp işlevselleştirilecek”, piyasa ekonomisinin aksaklıkları “etkili bir kamu düzenleme, denetim ve gözetim altyapısı oluşturularak giderilecektir.” (s. 146)
CHP programında kamunun piyasanın “alternatifi değil tamamlayıcısı” olacağı söylenmektedir. Devlet “özel sektörün üretim faaliyetini destekleyecek”, “ekonomik ve siyasi yönden öngörülebilir bir ortam” oluşturulacak, hukuk ve adalet sisteminin etkin çalışması sağlanacak, bürokrasi en aza indirilecek, kamu kurumlarının idari ve teknik kapasitesi artırılacak, firmalar faaliyetlerini güvenli bir ortamda yürütecek, kamu ve özel kesim arasında “etkili bir uyum ve işbirliği” tesis edilecektir. (s. 146)
Programda her ne kadar neoliberalizmin “piyasa tutuculuğu”na dönüştüğü söylense de tam da neoliberalizmin ruhuna uygun bir şekilde “rekabet” kutsanmaktadır. “Küresel piyasalarda rekabet gücü sürekli artan” bir ekonomi, “adil bir rekabet ortamında” özel girişimin desteklenmesi, “rekabet gücünün belirleyicisinin bilgi ekonomisine geçiş olduğu” vb. sayısız başlıkta program rekabeti bir fetiş haline getirmektedir. (s. 150)
Örnekler çoğaltılabilir ama para politikasına yapılan vurgu, merkez bankasının bağımsızlığı meselesi, özelleştirmeler, korumacılığın ilkesel olarak reddi ve sınırlanması gibi konularla ilgili söylenenlere bakıldığında programın neoliberalizmle arasına ne kadar mesafe koyabildiği sorusu meşru bir soru olarak karşımızda durmaktadır.
Program Türkiye’de şu an yaşanmakta olan bölüşüm krizini büyük ölçüde görmezden gelmekte, kamuyu geliri adil bölüştürücü müdahalelerden ciddi şekilde uzak tutmakta, sermaye çevrelerine yönelik etkili bir vergi mekanizmasını, servet vergisini vs.yi, yani düzenin sınırları içerisindeki bir radikalizmi dahi öngörmemektedir.
Sosyal devletle ilgili söylenenler ise günümüz Türkiye’sinde önemsiz addedilemez ve hepsi birer mücadele başlığıdır ama bunların piyasacılığın ve rekabetçiliğin gölgesinde ne kadar uygulanabileceği sorusu da yine meşru bir soru olarak mutlaka sorulmalıdır.
Velhasıl, kimsenin CHP’den sosyalizm falan beklediği yoktur ama CHP’nin parti programında kamuculuğa, halkçılığa, devletçiliğe, planlı ekonomiye yer olmadığı ve dolayısıyla tüm o sol retoriğin tersine programın net bir liberal karakter taşıdığı görülmelidir.
CHP’nin sol retoriğine rağmen iş icraata gelince açıkça liberal bir yerde konumlanması Kürt siyaseti için de geçerlidir. Öcalan’ın literatüre son armağanlarından biri olan “demokratik sosyalizm” ve Kürt siyasetinin bunu teorize etme çabaları da “hangi sosyalizm” sorusunun sorulmasını zorunlu kılmaktadır.
Öcalan’ın PKK’nın silah bırakmasına dair mektubunda örgütün ortaya çıkışını reel sosyalizmle ilişkilendirip varlık nedeninin ortadan kalkışını da reel sosyalizmin sonuna bağlaması, Kürt siyasetinde uzun süredir yaşanan dönüşüme paralel bir şekilde Sovyetler Birliği’nin ve reel sosyalizm deneyiminin toptan inkârına dönüşmüş durumdadır; öyle ki konuya dair bir yazıda utanmazca “Sovyet faşizmi” tabiri bile kullanılabilmiştir.
Kürt siyaseti Öcalan’ın post-yapısalcı ve Bookchin’ci okumalarına dayanarak Marx’ı ve Marksizm’i aştığı yönündeki iddialara uygun bir şekilde post-Marksist bir yerde konumlanmıştır, post-Marksizm ise Marksizm’den kopuştur. Bu konumlanışta sosyalizm denildiğine ne kastedildiği de muğlaktır. Burada kapitalist üretim ilişkilerinin ilgasına, üretim araçlarının özel mülkiyetinin ortadan kaldırılmasına ve işçi sınıfı iktidarına dair hiçbir şey yoktur.
Sosyalizm bu yorumlama biçiminde adeta sadece farklı etnik, dini ve kültürel kimliklerin bir arada yaşadığı bir hoşgörü ideolojisine ve düzenine indirgenmekte, üretime dair hiçbir şey söylenmediği gibi bölüşüme dair de elle tutulur bir şey söylenmemektedir.
ANF’de yayınlanan bir yazıda Rojava için “demokratik sosyalizmin ilk mekânı” denmektedir. “ABD askeri varlığının gölgesinde hangi sosyalizm” diye hemen sorulabilir ama ona gelmeden önce Rojava’da üretimin nasıl gerçekleştirildiği, üretim araçlarının mülkiyetinin kime ait olduğu, bölüşümün nasıl yapıldığı, yani sosyalizmin nasıl örgütlendiği gibi sorulara bir yanıt verilmesi gerekmektedir. Bu kadar soruya gerek yok deniyorsa “Rojava’daki sosyalizmde hangi sınıf iktidardadır” diye daha basit bir soru da sorabiliriz.
Marx bir yerde “işçi sınıfı ya devrimcidir ya da hiçbir şeydir” diyordu, ondan ilham alarak söyleyebiliriz ki “sosyalizm ya kapitalizmi ortadan kaldırma iddiasındadır ya da hiçbir şeydir.” Bugün Türkiye’de sol yok mudur, elbette ki vardır ama işte CHP’de ve DEM/PKK çizgisinde gördüğümüz sol, kapitalizmi ortadan kaldırmaya dair herhangi bir iddiası olmayan, sosyal adalete ya da kimliklere indirgenmiş bir soldur.
Eğer iddiamız CHP ve DEM’in gölgesinden kurtulmuş bir solu Türkiye’de siyasetin güçlü bir aktörü yapmaksa, buradaki ayırt noktamız sosyalizmi, kapitalizmi yıkma anlamındaki sosyalizmi, kayıtsız şartsız bir şekilde savunmak olacaktır.
Türkiye’de solun memleketin seçimsiz ve hatta babadan oğula geçmeyi hedefleyen bir rejim inşasına karşı durmak ve bu iktidardan derhal kurtulmak ya da Cumhuriyet’ten geri adım atmamak gibi çok güncel mücadele başlıkları olduğu doğrudur. Ayrıca sol Kürt sorununa milliyetçi-şovenist bir yerden bakamaz, Kürt halkının haklı talepleri vardır ve bunları ortak vatanda bir arada yaşama perspektifiyle savunmak bizim için bir zorunluluktur.
Ama bunların hiçbiri CHP’ye ya da DEM’e yedeklenmek anlamına gelmediği gibi sosyalizmi ötelemek, sınıf mücadelesini ikinci plana atmak, düzen siyaseti içerisindeki dengelere oynamak vs. anlamına gelmez. Bağımsız sosyalist bir siyaset, güncel sorunları bir kenara atmadan ama sosyalizmde ısrar ederek kurulabilir; bu ise yoksulluğun, işsizliğin, açlığın, geçim sıkıntısının bu kadar yoğun olduğu, emeğin bu kadar ezildiği bir ülkede, ancak emeğiyle geçinenleri siyasete, siyaseti de emekçi sınıflara taşımak gibi bir perspektifle mümkün olabilir.
Emek, Türkiye’nin düzeninin mevcut bütün denklemlerini, bütün konumlanışlarını ve bütün kutuplaşmalarını kısa devreye uğratabilecek ve hakikati memleketin asli gündemi yapabilecek yegâne araçtır ve bu aracı bir siyasi özne, bir siyasi güç haline getirmek asli sorumluluğumuzdur.