Fatih Yaşlı
Genelleşmiş sefalet ve bir 'tuhaflık' üzerine notlar
Yayın Tarihi: 11.11.2025 , 23:35 Güncelleme Tarihi: 12.11.2025 , 00:02
Meclis’teki bütçe görüşmeleriyle birlikte iktidarın gelecek yıl için Türkiye ekonomisine dair öngörüleri de açıklanmaya başlandı. Bu öngörülerden biri de ölümlü iş kazaları, yani iş cinayetleri ile ilgili ve içinde yaşadığımız emek cehennemini göstermesi açısından son derece önemli.
CHP Genel Başkan Yardımcısı Yalçın Karatepe’nin 9 Kasım günü sosyal medya hesabından yaptığı açıklamaya göre iktidar gelecek yıl için ölümlü iş kazası oranını yüz binde 6,4 olarak belirlemiş. Bu yıl için öngörülen ölüm oranı ise yüz binde 6,5’miş ama gerçekleşme yüz binde 7 olmuş.
Ölümlü iş kazaları oranının Avrupa’da ortalama yüz binde 2’ler seviyesinde olduğunu düşünecek olursak “emek cehennemi” derken ne kastettiğimiz daha iyi anlaşılacaktır; Türkiye’deki iş cinayetlerinin oranı Avrupa ülkelerinin ortalamasının üç katından daha fazladır.
Karatepe’nin bu oranları paylaştığı gün, Kocaeli Dilovası’nda bir parfüm fabrikasında çıkan yangında altı kadın işçi yaşamını yitirdi. Yaşamını yitiren işçilerden Şengül Yılmaz 59, Hanım Gülek 52, Esma Gikan 31 yaşındaydı. Diğer işçiler ise henüz çocuktu; Tuğba Taşdemir 17 yaşında, Nisanur Taşdemir 15 yaşında ve onunla aynı yaştaki Cansu Esetoğlu hiç yaşamamış gibi göçüp gittiler bu dünyadan.
Fabrikanın sahibi şirketin adı Ravive Kozmetik’ti. Patlama öncesi şirketle ilgili CİMER’e çocuk işçi çalıştırdığı gerekçesiyle şikâyette bulunulmuş ama herhangi bir işlem yapılmamıştı. Yangından sağ kurtulan işçilerin anlattığına göre fabrikada bırakın yangın merdivenini ya da acil çıkış kapısını, normal kapı, pencere dahi yoktu, giriş ve çıkışlar tek bir kapıdan yapılıyordu.
Patron işçileri 10 saatlik iş günü için 800 lira yevmiyeyle ve sigortasız çalıştırıyordu, çalışan 20 işçinin sadece 4’ünün sigortası vardı, çocuk işçi çalıştırmak da bir rutindi, 14-15 yaşındaki çocuklar köle misali sömürülüyordu.
Sömürü derinleştikçe doğal olarak kârlılık da katlanıyordu; şirketin 2022-2025 arası kârlılığı tam 66 kat artmış, yani patron vampir misali işçilerin kanını emerek semirmiş ve en sonunda 6 işçinin de canını almıştı.
Dilovası’ndaki işçi katliamı ilk değil son da olmayacak. Çünkü Türkiye’nin sermaye düzeni düşük emek maliyeti, güvencesiz çalışma ve iş güvenliğinden yoksunluk üzerine kurulu. Patronun kârlılığını garanti etmesinin yolu bu emek cehenneminin devamından, işçilerin bu emek cehenneminde çalıştırılmasından geçiyor.
İşte önümüzdeki günlerde asgari ücret görüşmeleri başlayacak; yapılacak zamla bile asgari ücret açlık sınırının üstüne çıkamayacak; milyonlar açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşamaya devam edecek.
İşte bütçe görüşmelerinde göreceğiz, milyonlarca işçi ve emekçiden toplanan vergiler, faiz ödemeleriyle sermayenin, bankaların, holdinglerin cebine aktarılacak, üretilen servetin patronlara transferi daha da hızlanacak.
İzlenen ekonomi programı nedeniyle kur rekabetine giremeyen ve ucuz kredi bulamayan bir kısım patronun özellikle tekstil sektöründen çıkışıyla birlikte işsizlik daha da artacak, on binlerce kişi işsizler ordusuna katılacak.
İşsizlik, yoksulluk, geleceksizlik… Milyonların içerisinde bulunduğu genelleşmiş bir sefalet hali hâkim memlekete, bizzat kendimiz yaşayarak deneyimliyoruz bunu.
Ancak bir “tuhaflık”la karşı karşıyayız; bu hal, bu tablo, işçiyi, emekçileri, çalışanları herhangi bir hareketlenmeye itmediği gibi siyasetin ana gündemi, ana konusu da olmuyor, olamıyor bir türlü.
Sendikaların hali malum, sendikalı işçi sayısını da biliyoruz; dolayısıyla kendiliğinden ve saman alevi gibi yanıp sönen tekil birtakım direnişler olmakla ve bunlar da bir kıymet taşımakla birlikte, emekçi sınıfların uğultusunu, homurtusunu duyamıyoruz göremiyoruz.
Aynı şekilde siyasal alanda da solun, sosyalistlerin işçi sınıfının taleplerinin taşıyıcılığını üstlenmekte, o talepler üzerinden sınıfı siyasete taşımakta, emekçi kitlelerle güçlü bağlantılar kurmakta zorlandığını görüyoruz.
Bu noktada “peki neden” sorusunu sormak zorundayız.
Memleketin esas meselesi sömürünün katmerlenmesi, gelir dağılımının alt üst olması, işsizlik, açlık ve yoksulluk sınırında yaşamak olmasına rağmen, neden bunun siyasal alanda bir yansıması olmuyor?
İşçiler ve emekçiler, sadece mavi yakalısıyla değil beyaz yakalısıyla da bu sömürü düzeninin doğrudan muhatabı ve mağduru konumundayken neden buna karşı kendiliğinden ya da örgütlü bir direniş ortaya çıkmıyor?
Ve neden durum buyken sol, sosyalist yapılar, özneler, örgütler işçi sınıfı içerisinde örgütlenemiyor, niceliksel bir sıçrama yapamıyor, grevlere, direnişlere öncülük edemiyor?
Kuşkusuz bu soruların, “şu nedenle” diye söze başlayabileceğimiz tek bir cevabı yok. Düzen, bir sürü mekanizmayı aynı anda ve bir arada kullanıyor. Bir yanda milliyetçilik ve dincilik gibi ideolojilerin yoğun kullanımı var. Diğer yanda baskı ve korku politikaları var. Başka bir yanda satın alınmış ya da etkisizleştirilmiş sendikalar var. Öte yanda kredi kartıyla, tüketici kredisiyle, borç köleliğiyle sisteme bağlı hale getirilmiş, o kölelikten kurtulmayı bile hayal edemeyen milyonlarlar var.
Türkiye’de işçi sınıfının, ezilenlerin, yoksulların özü itibariyle sağcı, dindar, muhafazakâr olduğu, bu yüzden ülkede yaprak kıpırdamadığı, bu yüzden sol siyasete yüz vermedikleri vs. bunların hepsini bir kalemde geçmek gerekiyor. Türkiye’de hem 12 Eylül öncesi hem de sonrası ciddi bir emek hareketi var oldu; sol, kitlelerle güçlü, derin, önemli bağlantılar kurmayı başardı.
Elbette ki 22 yıllık iktidar neticesinde Türkiye’deki siyasal ve toplumsal dinamikler değişti evet ama bu “ekmek” meselesini, ekmeğin nasıl paylaşılacağı meselesini gündemden kaldırmadı. Bilakis bugün düne göre halkın ekmeği çok daha küçülmüş, patronların gasp ettiği ekmek ise devasa boyutlara ulaşmış durumda.
Türkiye’de rejim giderek anayasasız, seçimsiz bir yere doğru gidiyor, cumhuriyet karşıtlığı pervasız bir şekilde iktidarın babadan oğula geçmesi, yani fiili saltanat yönetimi arayışlarına evriliyor, bunların hepsi doğru. Ancak bunların hepsi aynı zamanda Türkiye’nin sermaye düzeniyle, sömürü düzeninin pürüzsüz bir şekilde yoluna devam etmesi isteğiyle ilgili.
Rejimle düzen arasındaki ilişkiyi fark etmek, hanedan ve saltanat arzusuyla milyonların asgari ücretle çalışması ve sesini çıkarmaması arasındaki varoluşsal ilişkiyi görmek, görünür kılmak, topluma anlatmak gerekiyor.
Cumhuriyet’ten geriye düşmemek, laiklik, aydınlanma, bağımsızlık, bunların bizim için hayati ve tartışılmaz olduğu tartışma dışı; ancak bunları savunmak için işçi sınıfının, emekçilerin, çalışanların siyasal alanda olması, bir özneye, bir aktöre dönüşmesi gerekiyor.
Bu ise elbette ki siyasetin konusu, solun da temel görevi. Tam da bu nedenle, gelmekte olanı görüp sınıfla siyaseti, siyasetle sınıfı buluşturacak orta ve uzun vadeli stratejilere, örgütlenme modellerine, mekanizmalara ihtiyacımız var.
Geçmişten bugüne, solun olanca yaratıcılığıyla tarihin akışına müdahale ettiği ve sıçramalar yaptığı dönemler vardır; Türkiye’de nesnellik bugün buna uygun, ihtiyacımız olan şey ise o yaratıcılığı yeniden harekete geçirmek, onu hayatla buluşturacak yollar açmak, açtığımız o yolları umutla, cesaretle ve elbette ki en önemlisi akılla yürümek.