Darbeler, Ordu ve Sol

27/07/2010 Salı
Darbeler, Ordu ve Sol

Ordu niye darbe yapar?

Liberallerle sorulduğunda alınacak yanıt açıktır: Statükoyu korumak adına!

Liberallere göre statüko nedir peki? Bürokrasinin, askerin, atanmışların iktidarıdır!

Nasıl tuhaf bir ülke ise Türkiye, her on yılda bir siviliyle askeriyle bürokratlar gelir ve iktidara el koyarlar.

Amaç nedir?

Amaç, ülkenin liberal demokrasiye doğru devam ettirdiği yürüyüşü engellemektir.

Peki, muhafazakârlara ve İslamcılara “ordu niye darbe yapar” diye sorulduğunda alınacak yanıt ne olacaktır?

Onlar açısından da değişik bir yanıt söz konusu değildir. Ordu belirli periyotlarla gelir ve mütedeyyin muhafazakâr halk kitleleriyle onların siyasi temsilcilerini hizaya sokar.

Her iki ideoloji açısından bakıldığında da durum açıktır: Ülkeyi 80 yıldır, Kemalistler ve onların silahlı gücü olan ordu yönetmektedir ve bu silahlı güç ülkedeki demokrasi güçlerine de, mütedeyyin halk kitlelerine de aynı ölçüde husumet duymaktadır. Aynı zamanda bu güç, sınıflar üzeri bir nitelik taşır ve emekçi sınıfları olduğu kadar sermaye sınıfını da kontrol etmeye çalışır, her iki sınıfa da baskı uygular.

Bir sosyalistin orduya ve darbelere bakışı ise sınıfsal bir nitelik taşır: Ordu devletin güvenlik aygıtlarından biridir ve bu nedenle de sermaye iktidarının temsilcisi ve koruyucusu kurumlardan biri olma niteliğini taşır.

Dolayısıyla bu ülkede darbeler, sermaye sınıfının çıkarlarını korumak ve ülkenin dünya kapitalist sistemi içerisinde bir eksen kayması yaşaması ihtimalini bertaraf etmek adına yapılmışlardır.

Peki bunu biliyor olmak, sosyalizm adına mücadele edenlerin, orduyu sorgusuz sualsiz karşı cepheye yerleştirmesi ya da herhangi bir şekilde siyasal denklemin dışında konumlandırıp göz ardı etmesi anlamına mı gelir?

Bu soruya evet şeklinde bir yanıt vermek apolitizmle malul olmaktan öte bir anlam taşımaz.

Çünkü bizimki gibi ülkelerde, kurumsal anlamda ordular sermaye iktidarının temsilcisi ve koruyucusu olsalar da, ordu mensupları, kendilerini siyasal gündemin ve taraflaşmanın dışında tutamazlar.

Dolayısıyla da, nasıl ki devlet, Marksist teoriye göre, sınıf mücadelelerinin ve çelişkilerinin kristalize olduğu bir alan ise, devletin bir parçası olan ordu da, aynı şekilde mücadele ve çelişkilerin gerçekleştiği bir alan olma niteliğini taşır.

Bu nedenle de sosyalizm adına mücadele eden siyasal özneler, düzen siyasetine bulaşmak adına değil, darbecilik ya da cuntacılık adına hiç değil ama sınıf mücadelesinin yansıdığı ve yürütüldüğü bir alan olarak orduyu dikkate alırlar.

Türkiye’nin 2000’li yıllar boyunca maruz kaldığı dönüşüm sürecinde, ordu, tıpkı yargı ya da üniversiteler gibi bu dönüşüm sürecinden kaynaklanan kimi müdahalelerle karşı karşıya geldi.

Yaygın kanının aksine, söz konusu müdahaleler neticesinde, AKP/cemaat ile ordu arasında bir kutuplaşma ortaya çıkmadı. Kutuplaşmanın taraflarını oluşturanlar, yeni bir rejim, ikinci bir cumhuriyet kurmak isteyenlerle buna direnenlerdi ve bu ise kurumlar arası bir çatışma anlamına gelmeyip, kurumların kendi içini de kapsayan bir çatışma anlamına geliyordu.

Bu süreçte nasıl ki yargı ya da üniversite, farklı siyasal pozisyon alan mensuplarıyla bir yarılma yaşadıysa, aynı yarılmayı ordu da yaşadı ve dönüşüm sürecine direnenler ya da direnme potansiyeli olanlar tasfiye edildiler ya da halen ediliyorlar.

Söz konusu yarılmayı daha da somutlayalım: AKP’nin 3 Kasım’da iktidara gelişinden hemen önceki 2002 Askeri Şura toplantısında DSP-MHP-ANAP hükümeti, Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun görev süresini uzatmak istedi, Kıvrıkoğlu ise bunu kabul etmemekle birlikte Hilmi Özkök’ün başkanlığını engellemeye çalıştı. Bunda başarılı olamayınca ise, katıldığı son YAŞ toplantısında, Edip Başer’in gelmesine kesin gözüyle bakılan Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na Aytaç Yalman’ı ve Yalman’ın yerine de Jandarma Genel Komutanlığı’na, emekliye sevk edilmesi beklenen Şener Eruygur’u atadı. 2003 yılındaki Şura’da ise Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na Özden Örnek ve Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na da İbrahim Fırtına atandı.

İddialara göre Sarıkız ve Ayışığı darbe girişimleri de, Balyoz Darbe Planı da bu dönemde vuku buldu. Darbe yapacağı iddia edilenlerin yönsüzlükleri, programsızlıkları, örgütsüzlükleri vb. gerçeklerden bağımsız olarak, Türkiye’yi dönüştüren siyasal özneler, yani AKP/cemaat koalisyonu ve ABD, bu süreçten büyük bir korku duydu ve gereken dersleri çıkardı.

Bu nedenle de 2004 yılında yapılan Askeri Şura’da ordunun komuta kademesi 2013 yılına kadar şekillendirildi. Yaşar Büyükanıt Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na getirildi ve böylelikle 2006 yılında Genelkurmay Başkanı olması kesinleştirildi. 2006 yılında ise İlker Başbuğ Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na getirildi ve Büyükanıt’ın ardından Genelkurmay Başkanı olmasının yolu açıldı. Aynı Şura’da Işık Koşaner Jandarma Genel Komutanlığı’na atandı, 2008 YAŞ’ında ise Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na getirilerek 2010’dan itibaren Başbuğ’un yerine Genelkurmay Başkanı olması kesinleştirildi.

Tüm bunlara, Ergenekon, Sarıkız, Ayışığı, Balyoz vs. gibi adlarla anılan bütün soruşturmaları da ekleyerek söyleyebiliriz ki, ordu, Türkiye’nin dönüştürülme sürecinde en çok operasyona maruz kalan kurum oldu.

Şimdi geldiğimiz nokta ise bu operasyon sürecinin bir uzantısı niteliğinde. Yüksek Askeri Şura öncesi Balyoz Darbe Planı gerekçesiyle çok sayıda muvazzaf subay hakkında tutuklama kararı çıkarılıyor ve böylelikle kanunlar gereği, YAŞ’ta herhangi bir şekilde terfi etmelerinin önü kesiliyor. Bu ise şu anlama geliyor: Türkiye’nin komuta kademesi 2010 yılından itibaren önümüzdeki on yılı da kapsayacak bir şekilde şekillendiriliyor.

Bu ülkenin son 40 yılında emekçilere ve sola karşı geliştirilen tüm politikalara ve bu politikaların hayata geçirilmesindeki en önemli kurumlardan biri olan orduya bakarak hak ettiklerini söyleyebilir ve “eden bulur” diyebiliriz.

Lakin mesele bu kadar basit değildir. Türkiye’de nihai aşamasına doğru hızla ilerleyen bir rejim inşası süreci yaşanmaktadır ve bu inşanın önüne taş koyabileceği düşünülen bütün özneler hızla siyasal alanın dışına çıkarılmaktadır.

Ordu içerisinde operasyona maruz kalanlar, solcu, ilerici ya da anti-emperyalist oldukları için değil, sürece dur deme potansiyelini taşıdıkları için böyle bir süreçle karşı karşıyadırlar. Orduya operasyon düzenleyenler ise sadece askerlere değil, hatta onlardan çok daha fazla, sürece dur deme potansiyeline sahip toplumsal muhalefete gözdağı verme niyetindedirler.

Çok uzun süreden beri söylediğimiz gibi, bu süreçte solun “yiyin birbirinizi” deme şansı yoktur. Çünkü Türkiye, sermayenin ve emperyalizmin çıkarları doğrultusunda dönüştürülmekte ve dizayn edilmektedir.

Sol bu sürece müdahil olmaya mecburdur. Düzen siyasetine bulaşmadan, eklemlenmeden, oradan herhangi bir çıkar beklemeksizin ancak siyasetin bütün parametrelerini göz önüne alarak, onlara uygun strateji ve taktikler belirleyerek bunu yapmak zorundadır.

Aksi, sol açısından “statüko”nun, yani mevcut durumun devamı anlamına gelecektir. Mevcut durum ise toplumsal bağların zayıflığı, ideolojik hegemonyanın güçsüzlüğü, siyasi etkinin yok denecek kadar az olması demektir.