Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Fatih Yaşlı

Fatih Yaşlı

Çürüme, sınıfsız demokrasi, sınıfsız antiemperyalizm

Tam da bu noktada ihtiyacımız olan şey, sınıfın, emeğin, halkın her kesimin elitleri tarafından denklem dışı bırakıldığı bir konjonktürde bunları yeniden nasıl denkleme dâhil edeceğimiz meselesi üzerine düşünmektir.

Yayın Tarihi: 05.08.2025 , 20:04 Güncelleme Tarihi: 06.08.2025 , 00:00

Türkiye yıllarca sadece bir kişinin diplomasının olup olmadığını konuştu. Sonra bir gün ansızın, o kişinin en güçlü rakibinin otuz yıl önce alınmış diploması, o en güçlü rakip sandıkta o kişinin karşısına çıkamasın diye iptal edildi. “Seçimsizleştirme” sürecine uygundur, Türkiye’de rejim sandığın fiilen mevcut olmadığı bir düzleme geçişin arayışı içerisindedir. 

Skandallar konusunda hayli zengin bir birikimi olan memleketimizin son skandalının diploma üzerine kurulu olması da bu nedenle hayli ironiktir aslında. Diploması olup olmadığı bilinmeyenlerin diplomalıları hapse attırdığı bir ülkede parayı bastıranın diploma sahibi olabilmesi zamanın ruhuna pek uygun düşmektedir.

Aldıkları diplomalarla girdikleri kurum sınavlarında torpilleri, dayıları olmadığı için otomatikman elendi kabul edilen gençler ülkesinde birileri ücreti mukabilinde diploma sahibi olabilmekte, sırf siyasi nedenlerle yıllarca kadro alamayan akademisyenler ülkesinde birileri parası neyse veririz diyerek doçent belgesi alabilmektedir. 

Yaşanan tablo, münferit ya da istisnai değildir; inşa edilen rejimin doğasına içkindir. Yargıyı, bürokrasiyi, orduyu, polisi, istihbaratı, üniversiteyi, medyayı, hepsini tek başıma ben yöneteceğim, hepsi benim olacak derseniz orada patronaj ilişkileri başlar, liyakat geri çekilir ve biat öne çıkar, kurumlar arpalığa döner, devlet modern niteliklerini yitirerek hizip ve klikler arası siyasi ve iktisadi rant savaşının alanına döner. Devletin malının deniz, yemeyenin de domuz olduğu bir durumdur bu, kamuya ait ne varsa yağmalanır, talan edilir. 

Torpilin, rüşvetin, biat etmenin, liyakatsizliğin, sahtekarlığın damgasını vurduğu tüm bu hiyerarşik yapı, tekrar söyleyelim bir anomali değildir, bu tür rejimlerin doğası bunu gerektirir. Tepedekiler avlanırken, aşağıdakilere de leşten parçalar bırakılmalıdır ki kadrolaşılabilinsin, çakallaşma tüm topluma yayılmalıdır ki kimse tepedikilere ilişmesin, kimse tepedekilerden hesap sormasın. 

İşte bunun adı çürümedir. Çürüme bilimsel bir kavram, bilimsel bir kategori olmayabilir doğrudur ama son derece açıklayıcıdır. Toplumların yapısal nedenlerle çürüdükleri ya da çürümenin daha fazla gözle görülür hale geldiği dönemler olur ve işte Türkiye uzunca bir süredir bir çürüme momenti içerisindedir, en yukarıdan en aşağıya doğru sirayet ettirilen, yukarıdan yönetilen bir durumdur bu.

Bilinçli yoksullaştırma politikaları, bilinçli servet transferi politikaları bunu gerektirir. Türkiye’de bugün Şimşek programı aracılığıyla ve sözde enflasyonla mücadele adı altında halkın büyük çoğunluğundan küçük bir azınlığa devasa bir servet aktarımı yapılmaktadır. Milyonlar asgari ücretle ve açlık sınırının altında geçinme mücadelesi verirken, yani sermaye düzeni adım adım köleci bir emek rejimi inşa etmişken, sayıları her yıl artan dolar milyonerleri akla hayale gelmeyecek bir zenginliğin içerisinde yaşamaktadır.

Yoksulluğun ve işsizliğin aynı anda var olduğu ve geniş kitleleri vurduğu, gelir dağılımının eşitsizlikte zirve yaptığı bir konjonktürde, torpili, dayısı, arkası olmayanlar kısa yoldan zengin olma, köşeyi dönme hayalleriyle avutulur. Sanal bahisler, kripto paralar, borsa… Hepsi bunun için vardır. Borçla, krediyle, kredi kartıyla ayakta durabilen, hesap ekstresinin asgarisini ödemek için yaşayan, faiz kıskacına alınmış, yani finansal sermayenin kölesi yapılmış insanlar kurtuluşu buralarda ararlar, çürüme bir sarmaşık misali tüm toplumu sarar, toplumun en ince gözeneklerine kadar yayılır.

Diploma, Türkiye’nin bugününe tutulmuş bir çürüme aynasıdır, düzenin asli varoluş biçimidir, rejim ancak çürümeyi yayabildiği, kapsama alanını genişletebildiği ölçüde işleyebilmektedir. Çürümeye esastan karşı çıkmayanların sürecin bir parçası olup çürümeye başlamaları ise işin doğası gereğidir, çürüme kendisiyle asli bir derdi olmayan herkesi alır ve çürütür çünkü. 

Çürümenin baş müsebbipleriyle her ne nedenle olursa olsun masaya oturmak da müzakereye girişmek de uzlaşma aramak da bu iktidardan demokratikleşme beklemek de bir çürüme semptomudur. Bugün tanıklık ettiğimiz süreç, Türkiye’nin seçimsizleştirme evresine götürülmesinin normalleştirilmesidir. Kurulan komisyonun esas amacı 19 Mart operasyonlarıyla zirve noktasına ulaşan seçimsizleştirme sürecini sözde bir mutabakat üzerinden meşrulaştırmak, normalleştirmektir. Buradan varılacak yerin de yeni bir anayasa tartışması ve Erdoğan’a ömrü vefa edene kadar o koltukta oturma yolunun açılması olacağı açıktır. 

Türkiye’de bu iktidar döneminde sayısız “demokratikleşme” projesinin gündeme gelip hepsinin bir vadede çöpe atılmasının çok basit bir nedeni vardır: Türkiye’nin düzeni buna izin vermemektedir. Çünkü Türkiye’de düzen düşük emek maliyetleriyle, yani kölelik ücretiyle ayakta durabilmektedir. Çünkü Türkiye’de düzen ancak yüksek döviz kuruyla, yani süreklileşmiş devalüasyonla, halkın sistematik olarak yoksullaştırılmasıyla ayakta durabilmektedir. Bu ise sendikaların, emek hareketinin, işçi sınıfının, toplumsal muhalefetin bastırılmasını gerektirir. Toplumun susturulmasının çarkların dönmesinin ön koşulu olduğu bir düzende demokratikleşme de olmaz. İşçi sınıfı yoksa, işçi sınıfı güçlü değilse, işçi sınıfı fabrikalardan, meydanlardan, grevlerden ses vermiyorsa orada demokrasiden söz edilemez. Bugün yaşadığımız budur ve sınıfsız demokrasi arayanların bir kez daha hayal kırıklığına uğrayacağını söylemek kehanette bulunmak anlamına gelmeyecektir.

Madalyonun diğer yüzünde ise sınıfsız antiemperyalizm arayışında olanlar vardır. Oysa emperyalizm basitçe dışsal bir olgu değildir; kapitalizmin bir tezahürüdür. Koç’lardan Sabancı’lardan seküler, makbul sermaye çıkaranlardan, greve giden işçiye küfredenlerden, NATO’yu Türkiye için güvence olarak görenlerden, İsrail İran’a saldırdığında Turan hayalleri kuranlardan anti-emperyalizm çıkmaz. Emperyalizme karşı mücadele ancak ve ancak Türkiye’nin düzenine karşı mücadele etmekle söz konusu olabilir. Ertelenen grevler, kamu işçilerine verilen üç kuruşluk zam, çocuk ve emekli işçiliğinin kural haline gelmesi, alt üst edilmiş gelir dağılımı, iktidarla sermaye arasındaki ilişkiler… Tüm bunları görmeyen bir antiemperyalizmle varılabilecek yer en fazla kör bir milliyetçiliktir ve bu ülkenin bununla varabileceği hiçbir yer yoktur. Bugün cumhuriyet ancak sosyalizm fikriyle savunulabilir, ancak sosyalizm fikri cumhuriyeti ayağa kaldırabilir, bağımsız bir ülke kurabilir.  

Türkiye’de Kürtler vardır, Türkiye’nin bir Kürt sorunu vardır, bu sorun siyasi bir sorundur evet ama bu sorun çürümenin müsebbipleriyle aynı masaya oturabilen sınıfsız demokratikleşme arayışlarıyla da çürümenin bizzat Türkiye’nin sermaye düzeninden kaynaklandığını görmeyen sınıfsız ve dolayısıyla sözde olmaktan ileri gitmeyen antiemperyalizmle de, yani milliyetçilikle de çözülemez. 

Sınıfsız demokratikleşme arayışı da sınıfsız antiemperyalizm de bu ülkede yaşayan milyonlarca insanı kolektif bir kimlik etrafında birleştiremez. Türkiyelilik liberal bir zırva olabilir ama Türklüğün üst kimlik olduğu ve Türkiye’de yaşayan herkese Türk denmesi gerektiği iddiası da milliyetçi bir zırvadır.  Bunların dışındaki sahici ve yegâne tek kolektif kimlik ise emeğiyle geçinenlerin, ortak vatanda ve bir arada eşit yurttaşlar olarak yaşamalarıdır. Etnik kökeni, dini, mezhebi fark etmeksizin emeğiyle geçinme ortak paydasına buluşanların oluşturduğu bu toplamın adı da Türkiye halkıdır.

Tam da bu noktada ihtiyacımız olan şey, sınıfın, emeğin, halkın her kesimin elitleri tarafından denklem dışı bırakıldığı bir konjonktürde bunları yeniden nasıl denkleme dâhil edeceğimiz meselesi üzerine düşünmektir. Sınıfın yokluğunda Türkiye “kırk katır mı kırk satır mı” sorusuna mahkûm edilmektedir. Emeğiyle geçinenlerin yani Türkiye halkının ezici bir çoğunluğunun “ekmeği nasıl bölüşeceğiz” sorusuyla siyasete dâhil olduğu gün Türkiye bu mahkûmiyetten de kurtulacak, çürüme mekanizmalarının ötesine geçebilen yeni sözler söylenecek, yeni yollar yürünecektir. 

Fatih Yaşlı 'ın Son Yazıları