Fatih Yaşlı
Cumhuriyet: Dün, bugün, yarın
Yayın Tarihi: 28.10.2025 , 23:53 Güncelleme Tarihi: 29.10.2025 , 00:22
Kökenleri Antik Yunan ve Roma İmparatorluğu’na kadar uzanmakla birlikte, cumhuriyet kavramının modern zamanlardaki kullanımı esas olarak tek bir şeye, monarşi ile yönetilmemeye, monarşi karşıtı bir rejime işaret eder.
Ancak bu minimum tanımın dışında bir de kavramın kökenindeki “res publica”ya bakmak gerekir ki bu da “kamunun işleri”, “kamusal şeyler” anlamına gelir; yani cumhuriyet, monarşi karşıtlığıyla birlikte aynı zamanda kamusal olanla, kamunun çıkarlarıyla ve ortak iyiyle sıkı bir bağlantı içerisindedir.
Bizde 1923’e kadar cumhuriyetçiliğin ayağını basacağı bir zemin bulunduğunu söylemek güçtür, Tanzimat aydınlarından Meşrutiyet aydınlarına uzanan bir ölçekte, cumhuriyet fikrini ve rejimini savunan isimlere ve ekollere pek rastlanmaz.
Hem Jön Türkler hem de İttihatçıların tahayyül edebildikleri siyasi rejim en fazla meşruti/anayasal monarşi olabilmiştir; yani padişahın keyfi yönetimini engelleyecek bir anayasa ve yetkilerini bölüşeceği bir parlamento.
Milli Mücadele’yi yöneten kadrolar için de aynı durum geçerlidir; hepsi büyük ölçüde hala padişahçıdır, padişahın ve sarayın kutsiyetini tartışmaya açmazlar, sadakatleri ve sorumlulukları ona karşıdır, bundan vazgeçemezler.
Ancak bir istisna söz konusudur: Mustafa Kemal. O, -komünistler hariç- kendi kuşağının bütün subaylarından ve hatta sivillerden farklı olarak padişaha bir sadakat duymamakta, monarşi dışı başka bir rejimi, adlı adınca söylemek gerekirse cumhuriyet rejimini tahayyül edebilmektedir.
Daha da ileri giderek şunu söyleyebiliriz: Mustafa Kemal olmasaydı da Milli Mücadele’nin kazanılabilmesi ihtimali vardır, ama mücadeleyi yürüten kadrolardan onun dışındaki hiçbiri bir cumhuriyet kurmaya cesaret edemeyecektir; “formasyonları buna uygun değildir” de diyebiliriz.
Bu nedenle 1923 Cumhuriyeti’ni bir istisna olarak görmek gerekir; elbette ki egemenliğin gökyüzünden yeryüzüne inişinin, sekülerleşmenin, anayasacılığın, parlamentonun, hukukla yönetmenin Osmanlı’ya uzanan kökleri vardır ama cumhuriyetçi bir radikalizmi Mustafa Kemal adeta tek başına var etmiştir.
Açıkça söylemekte bir mahsur bulunmuyor; 1923 Cumhuriyeti bir burjuva cumhuriyetidir, 1923 1908’le birlikte bizim burjuva devrimimizin ikinci aşamasıdır.
“Burjuva” sözcüğünün kimi sol-kemalist arkadaşlar nezdinde küfür sayılması iyidir ama tarihsel gerçekleri inkâr etmenin de kimseye faydası yoktur. Bizim burjuva devrimimiz emperyalist işgale karşı verilen bir mücadeleden neşet etmekle birlikte bütün burjuva devrimlerinde olduğu gibi yönü kapitalizmdir, “muasır medeniyet”le kastedilen o dönemin kapitalist Avrupa’sıdır.
Bu, Cumhuriyet’in tarihsel bir ilerleme olduğu gerçeğini inkâr etmek, onun baştan yanlış kurulduğu, bir anomali olduğu, faşist bir karakter taşıdığı vs. anlamına gelmez, böylesi liberal zırvalar bir kalemde geçilmelidir. Cumhuriyet monarşiye karşı, kapitalizm feodaliteye karşı, uluslaşma ümmete karşı, sekülarizm ve laiklik şeriata karşı tartışılmaz bir ilerleme anlamına gelir.
Ancak bu tarihsel ilerlemenin sınırlarını Cumhuriyet’in kapitalizmle kurduğu ilişkinin belirlediğinin unutulmaması gerekir. Cumhuriyet, II. Meşrutiyet döneminde başlayan bir ulusal pazar ve ulusal burjuvazi yaratma meselesini öncelikli meselelerinden biri yapmış, Türkiye’yi uluslararası sisteme kapitalist bir modelle dâhil etmiştir. Bunu yaparken, yani sınıflı bir toplumu adım adım inşa ederken ise sınıfsızlık söylemine sarılmış ve Türkiye’de sınıfların varlığını da sınıf mücadelesini de inkâr etmiştir.
Cumhuriyet’in monarşi karşıtı karakteri tartışılmayacak kadar açıktır evet; peki “res publica” yı, yani kavramın kökenini ve cumhuriyet fikrinin kamusallıkla iç içe geçmişliğini aklımıza getirdiğimizde neler söyleyebiliriz?
Burada gerilimli bir ilişki söz konusudur elbette; gerilimin kaynağında da “özel” olanla “kamusal” olan arasındaki kavga vardır. Cumhuriyet, bir yandan kapitalistleşmeyi hızlandırmak için uğraşmış ve “özel” olanı güçlendirmiş, öte yandan özellikle erken döneminde yurttaşlığı ve ulusu inşa etmek adına “kamusal” olana da ciddi derecede önem vermiştir.
Hiçbir burjuva devleti kamusallığı bütünüyle dışarıda bırakamaz, bir burjuva devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti de kamusallığı dışlamamış, hatta zaman zaman kamuculuğun, kamusal olanın daha baskın olduğu dönemler yaşanmıştır.
Cumhuriyet’in erken döneminde kurulan şeker, tütün, tekstil fabrikaları cumhuriyet fikrinin kamusal karakterine denk düşen uygulamalardır, medeni kanun böyledir, öğretim birliği yasası böyledir, Köy Enstitüleri uygulaması böyledir, okuma yazma seferberlikleri böyledir, demiryolları böyledir, 60’lı yıllardaki kalkınmacılık, anayasacılık, kamuculuk fikri ve uygulamaları böyledir.
Ancak bunlar yeterli olmamıştır; devlet sınıf mücadelelerinin dolayımlandığı alandır ve burjuvazi burjuva devletindeki nihai söz söyleyicidir. Türkiye’nin yönetici sınıfı ve sermaye düzeni, uluslararası sisteme entegrasyon arzusunu derinleştirdikçe emperyalizme bağımlılık ve antikomünizm başat siyaset haline gelmiştir.
Özellikle 2. Dünya Savaşı sonrası kurulan yeni dünya düzeninde Türkiye’yi yönetenler ülkeyi Soğuk Savaş’ın ileri karakollarından biri haline getirmek için ellerinden geleni artlarına koymamışlar, Cumhuriyet’in radikalizmi de bu tarihten itibaren gözden kaybolmaya başlamıştır.
Emperyalizme eklemlenme ve dinci gericiliğin önünü açma ile kamusallığın yitimi arasında doğrusal bir ilişki vardır ve kamusallık zayıfladıkça kaçınılmaz olarak Cumhuriyet de zayıflayacaktır.
Bizzat CHP eliyle başlatılan ve sonra sağ iktidarlar eliyle giderek ivme kazanan bu süreç boyunca, “özel” olanla “kamusal” alan arasındaki gerilimde “özel” olan daha baskın hale gelmiştir ve bu daha önce başka yerlerde de kullandığım üzere “Cumhuriyet’in uzun intiharı” anlamına gelmektedir.
Bu uzun intihara önce 27 Mayısçılar, sonra da Türkiye solu 1960’larda müdahale etmek istemiş, cumhuriyet fikri 60’ların ikinci yarısından itibaren sosyalizm fikriyle buluşmuş ve 1923’tekinden daha ilerici bir sıçrama yapabilmenin zeminini oluşturabilecek bir toplumsal uyanış yaşanmıştır.
Buna Türkiye yönetici sınıfının ne yanıt verdiği ise açıktır. Sola yönelik adeta bir kırım politikası izlenmiş, önce gençlik ve gençlik önderleri, ardından aydınlar, gazeteciler, yazarlar, sendikacılar ve nihayetinde halk kitleleri, toplumsal uyanışa karşı izlenen kırım politikalarının hedefi yapılmıştır.
Cumhuriyet’in yüz yılı geride kalmışken, Türkiye’yi dinci gericiliğin ve ırkçı milliyetçiliğin yönetmesi bu nedenle tesadüf değildir. Bunun bir tarih öncesi vardır. Sol düşmanlığı adına açılan kapılardan girenler önce hükümet, sonra da devlet olmayı başarmışlar, 1923 Cumhuriyet’ini tasfiye etmişlerdir.
O halde, sol düşmanlığı nedeniyle yıkılanın ancak sola ait değerlerle, yani kamuculukla, halkçılıkla, bağımsızlıkla, aydınlanmayla ve bunların toplumla buluşmasıyla yeniden ayağa kalkabileceği, yeniden ayağa kalkanın ise eskisini aşması gerektiği açıktır.
1923 bu toprakların tarihsel bir sıçramasıdır, mucize kabilinden bir istisnadır, o nedenle de biz onun gerisine düşmeyiz ama o bugün artık bizi ileriye taşıyamaz. Bir ayağımızı basacağımız zemin başta Cumhuriyet olmak üzere Türkiye’nin bütün ilerici birikimidir, doğrudur elbette. Fakat diğer ayağımızı uzatacağımız yer tartışmasız bir şekilde sosyalizmdir; yani emekçi halkın iktidarıdır, yani eşitliktir, yani özgürlüktür.
İhtiyacımız olan, gerçekten cumhura, emekçi halka ait olan bir cumhuriyettir.
Cumhuriyet, ya sosyalist olacaktır ya da artık hiç olmayacaktır.