Fatih Yaşlı
CHP, Batıcılık, Sol
Yayın Tarihi: 21.10.2025 , 23:29 Güncelleme Tarihi: 22.10.2025 , 00:01
Nobel barış ödülünün Venezuelalı “muhalif” Machado’ya verilmesinin ardından onu Türkiye’den ilk tebrik eden isimlerden biri Ekrem İmamoğlu oldu. İmamoğlu muhtemelen Erdoğan’la Maduro’yu, Machado’yla da kendisini özdeşleştirip böyle bir mesaj yayınlama ihtiyacı hissetmişti.
Kendisinin dünyaya batılı liberal paradigma üzerinden bakmasının bunu ayrıca kolaylaştırdığını söyleyebiliriz; dünyayı “demokrasiler-otoriter rejimler” karşıtlığı üzerinden okumanın beraberinde böylesi bir kolaycılığı getirmesi şaşırtıcı değil elbette.
Oysa Machado kendi ülkesini emperyalist güçlere çekmeye pek hevesli bir işbirlikçi, iktidarın Amerikancı bir darbeyle devrilmesini içselleştirmiş bir halk düşmanı, ödülünü Trump’a adayacak ve Netanyahu’ya Gazze barışı için teşekkür edecek pervasızlıkta bir siyasetçi.
İmamoğlu bu kutlamaya yönelik eleştirileri dikkate aldı ve pragmatizm adına bile olsa geri adım attı. Oysa dünyaya daha bütünlüklü bir çerçeveden bakmayı başarabilseydi, Venezuela’da Machado’nun arkasındaki merkezle Türkiye’de Erdoğan’ın arkasındaki merkezin aynı yer olduğunu daha baştan görebilirdi.
Bu bütünlük yoksunluğu elbette akıl ya da bilgi yoksunluğuyla ilgili değil; akıl ve bilgiyi belirleyen paradigma ile ilgili. İmamoğlu’ndan daha solda olduğunu bildiğimiz Özgür Özel’e bakalım örneğin ve Avrupa’da yaptığı iki konuşmayı hatırlayalım.
Bunlardan ilki Brüksel’deki mitingde yapıldı ve Özel konuşmasının bir yerinde "Dünyanın bu düzeninden memnun olanlar Erdoğan’ı istiyor. Zengin daha zengin olsun, fakirler sürünsün isteyenler Erdoğan'ı istiyor. Bu kavga zengin ile fakir arasındadır. Bu kavga zulmeden ile zulüm gören arasındadır. Bu kavga partiler arasında değil, sınıflar arasındadır" dedi.
Doğru mudur? Elbette ki doğrudur. İktidar yerli ve uluslararası sermayenin ajandasına uygun bir şekilde hareket etmekte, Türkiye bir yandan adeta sömürge bir ülke haline getirilirken öte yandan da Şimşek programı aracılığıyla geniş halk kesimlerinden küçük bir azınlığa korkunç bir servet transferi gerçekleştirilmektedir.
Peki aynı Özel, Amsterdam’daki Avrupa Sosyalist Partisi’nin toplantısında ne dedi? Dediği tam olarak şuydu:
Biz Avrupa’nın güvenlik kaygılarını anlıyoruz ve NATO’nun en güçlü 2'nci ordusunun bu noktada SAFE programında en önemli katkıları vermesi gerektiğini yürekten savunuyoruz. Nüans şu, Türkiye’nin güçlü ordusunun Avrupa’nın bir parçası olarak da sizinle birlikte olmasını sağlayın ama bunu sadece Erdoğan’la bir al-ver pazarlığı ile Erdoğan’ın ordusunu alıp Türkiye’deki antidemokratik uygulamaları görmemek duymamak gibi bir şeyi asla yapmayın.
Bu noktada “SAFE programı nedir?” diye sormamız gerekiyor.
SAFE’nin açılımı “Security Action for Europe” ve Türkçeye “Avrupa Güvenlik Eylemi” diye çevriliyor. SAFE programı, Rusya-Ukrayna savaşıyla birlikte Avrupa’nın Rusya tehdidiyle karşı karşıya olduğu iddiası üzerine kuruldu ama aslında Avrupa’nın yeniden militarize edilmesi hedefini somutlaştıran mekanizmalardan biri.
Avrupa ülkelerinin savunma harcamalarını artırmalarını sağlamak için uzun vadeli ve düşük faizli bir kredi mekanizması oluşturmak ve tedarik zincirlerini sıkılaştırmak programın önceliğini teşkil ediyor ve bu mekanizmaya dâhil olarak bu devasa pastadan pay kapmak, hem iktidarın hem de giderek silah sektörüne daha fazla yönelen Türkiye sermaye sınıfının kimi aktörlerinin en büyük rüyası şu aralar.
Peki Özel’e ve Avrupa “sosyalistleri”ne ne oluyor da Avrupa elitlerinin Rusya bahanesiyle girdiği silahlanma yarışına böylesine hevesle dâhil olmaya çabalıyorlar?
Hele hele Özel Batı’yla “verin demokrasiyi, alın NATO’nun ikinci büyük ordusunu” pazarlığına girmekle hangi akla hizmet etmiş oluyor, buradan Türkiye’nin geleceği adına hayırlı bir şey çıkması mümkün olabilir mi?
(Bu noktada CHP milletvekili Utku Çakırözer’in altında imzasının bulunduğu NATO için hazırlanmış İran raporunu da hatırlayalım.)
Ve esas soru: Eğer Brüksel’deki konuşmasında söylediği üzere “bu kavga partiler arasında değil, sınıflar arasında” ise Avrupa’nın silahlanması ve savaş tamtamlarının daha yüksek sesle çalmaya başlaması da Türkiye sermayesinin bunun karşısında ellerini ovuşturması da tam olarak sınıfsal değil mi?
Şunu çok net olarak görmek gerekiyor: Bir yandan bugünkü iktidarı sınıfsal bir düzlemden eleştirip -ki bu da hakkı verilerek yapılmıyor zaten- öte yandan emperyalist merkezlere tutunmaya çalışamazsanız. Hele hele bunu bir de emperyalist merkezlerin Türkiye’de demokrasinin olup olmadığını umursadığını düşünerek yapıyorsanız olan biteni bütünlüklü bir şekilde okuyamıyor ya da okumak istemiyorsunuz demektir.
Elbette ki tüm bunları “CHP’yi sola çekmek” için yazmıyoruz, sosyalistlerin öyle bir misyonu olamaz. Ama şunu biliyoruz ki CHP içerisindeki politik salınımlarda sosyalist solun söyledikleri tarihsel olarak hep etkili olmuştur, dahası CHP’nin tabanı da çoğu kez CHP yönetiminden çok daha solda konumlanmıştır.
O yüzden laikliği, bağımsızlığı, aydınlanmayı, anti-emperyalizmi ve cumhuriyeti sahiplenmeyi daha yüksek sesle dile getirmek bizim işimizdir, bu ses ne kadar yüksek çıkarsa hem düzen siyasetindeki hem CHP’deki güç ilişkileri bundan artan oranda etkilenecektir ve bu etkilenme iyidir.
Öte yandan bugün Türkiye’nin temel meselesi “seçimsizleştirme” sürecinin derinleşmesidir. Kuzey Kıbrıs’ta CHP’nin muadili diyebileceğimiz bir partinin adayının seçimi kazanmasının, iktidarın desteklediği adayın ise kaybetmesinin yarattığı tablo bize “anlatılan senin hikâyendir” demektedir.
Cumhur ittifakının AKP kanadının alttan alan ve sonuçları kabullenen tutumuna rağmen Bahçeli’nin daha ilk andaki “katılım yeterli değil, seçimler iptal edilsin, KKTC Türkiye’ye katılsın” söylemi ve bunu partisinin Meclis grubunda yaptığı konuşmada tekrarlaması, Türkiye’de yaşanabileceklerin bir provası niteliğindedir.
Bugün CHP rejim inşasının fiilen seçimsiz bir evreye doğru ilerletmesi arayışında baş düşman kategorisine yerleştirilmiş durumdadır. Pazartesi günü açıklanan Aziz İhsan Aktaş iddianamesi bu arayışın somutlaştığı yargı metnidir ve ona bir süre sonra “İmamoğlu suç örgütü” de eklenecek, CHP’nin cumhurbaşkanı adayı “suç örgütü liderliği” iddiasıyla mahkeme karşısına çıkarılacaktır.
CHP varoluşsal olarak buna direnmek durumundadır; çünkü 24 Ekim’deki “mutlak butlan” duruşmasından ne sonuç çıkarsa çıksın, seçimsiz bir Türkiye için CHP’nin iktidar adayı bir parti olmaktan çıkarılıp güdümlü muhalefetin bir parçası haline getirilmesi, yani fiilen tasfiyesi, iktidar açısından bir zorunluluktur ve buna direnmek de aynı şekilde CHP için bir zorunluluk teşkil etmektedir.
İşte temel mesele, rejimin sandığı fiilen ortadan kaldırma aşamasını hayata geçirdiği şu konjonktürde CHP’nin gölgesine sığınmadan ya da CHP’yi sola çekme gibi işlere girmeden ama CHP’nin baş düşman kategorisine yerleştirilmiş olmasını ve direnme zaruretini gözden kaçırmaksızın, sosyalistlerin seçimsizleştirme siyasetine karşı ne söyleyecekleri ve ne yapacaklarıdır.
İktidarın planlarını durdurabilecek olan esas gücün toplumsal muhalefet olduğunu 19 Mart örneğinden biliyorsak, sandıkçılık yapmayan ama sandığı gerisine düşülmesine asla izin verilmemesi gereken tarihsel bir mevzi olarak gören bir siyasetin nereden kurulacağını da biliyoruz demektir.
Türkiye ekmekle özgürlüğün, sınıfla yurttaşlığın, bağımsızlıkla cumhuriyetçiliğin kesişeceği bir siyaseti arıyor; o siyaset ete kemiğe büründüğünde hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ve yepyeni şeyler konuşulacaktır.