Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Fatih Yaşlı

Fatih Yaşlı

Cemaat, AKP ve ABD

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:10 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:10

Yeni Osmanlıcılıkla ilgili iki tezimizi yazarak başlayalım:

1. Yeni Osmanlıcılık, Türk dış politikasında bir “eksen kayması” değildir Türkiye’nin dünya sistemine daha derin bir şekilde eklemlenmesi projesinin adıdır.
2. Yeni Osmanlıcılık, sadece bir dış politika yönelimi değildir 1923 paradigmasının tasfiyesi ve yeni bir rejim inşası projesinin adıdır.

İlk tezi açmaya çalışalım: AKP dış politikasıyla birlikte ekseninin kaydığı iddia edilen Türkiye, halen Afganistan’daki işgal kuvvetlerinden biri olmaya ve bu ülkede etkin bir rol oynamaya devam etmektedir. Aynı Türkiye, AKP iktidarı döneminde Irak işgaline ortak olmaya çalışmış, ancak son anda yaşanan tezkere kazası nedeniyle bunu gerçekleştirememiştir. İsrail’in 2006’daki Lübnan saldırısı AKP dış politikası açısından öncelikli bir gündem maddesi olmamış, İsrail’e herhangi bir ciddi tepki verilmemiştir. Erdoğan’ın “one minute” çıkışı da, İsrail’in Gazze’de 1400 kişiyi öldürdüğü Dökme Demir operasyonu bittikten sonra gelmiş ve icraata dökülmemiştir. Dolayısıyla AKP döneminde dış politikada herhangi bir eksen kayması yoktur.

Ve ikinci tez: Osmanlı, yeni rejimin idealindeki modeldir. Kürt sorunu mu, ümmet kardeşliği ve biraz âdem-i merkeziyetçilikle çözülebilir azınlıklar mı, çözüm Osmanlı hoşgörüsünden geçmektedir laiklik mi, Osmanlı’nın cemaatlere yaklaşımı örnek alındığında hiçbir mesele kalmayacaktır. Yeni rejim, yeni Osmanlıcılık aracılığıyla ideolojik hegemonyasını kurmak ve kitleler nezdindeki meşruiyetini sağlamak istemektedir, bu nedenle de bir dış politika yönelimi olmanın ötesinde yeni rejimin resmi ideolojisidir karşımızdaki.

Gazze krizi ve sonrasında yaşananlar her iki tezi de doğrular niteliktedir.

AKP iktidarı, Erdoğan’ın “söylemsel şiddeti” bir yana, İsrail ile doğrudan bir cepheleşme içerisine girmemiştir. Diplomatik ilişkiler süresiz olarak kesilmemiş, askeri anlaşmalar iptal edilmemiş, İsrail’e yönelik herhangi bir yaptırıma gidilmemiştir. AKP, bölgesel güç rolünü ancak ve ancak dünya sisteminin içerisinde ve ABD emperyalizminin gölgesinde kalarak oynayabileceğini bilmektedir ve bu nedenle de yapabileceklerinin bir sınırı olduğunun farkındadır.

Dolayısıyla Gazze vesilesiyle bir eksen kaymasından söz etmek ya da AKP’yi, dünya sisteminden çıkabilecek ve emperyalist projeleri reddedecek bir siyasi özne olarak görmek son derece yanıltıcı olacaktır. Aynı şekilde, tersten bir bakış açısıyla, Erdoğan ve AKP’nin emperyalizm tarafından gözden çıkarılmış olduğunu iddia etmek için de henüz erkendir. Türkiye’de ne Erdoğan’ın ne de AKP’nin rolünü üstlenebilecek bir siyasi özne henüz bulunmamaktadır.

AKP Gazze krizini bir iç politika manevrası haline getirmeyi de başarmış durumdadır. Kılıçdaroğlu rüzgârı dindirilmiş, AKP’nin sağında kalan siyasal özneler yeniden hizaya getirilmiş, Erdoğan süreçten popülaritesini ve dolayısıyla da oylarını artırarak çıkmıştır. Anlaşılmaktadır ki İsrail şahsında somutlaştırılan bir ortak düşman figürü ile önce referanduma sonra da seçimlere gidilecek ve bir kez daha tek başına iktidar olmak hedeflenecektir.

Aynı zamanda, PKK’nın İsrail’le işbirliği içerisinde olduğu iddiaları ile birlikte açılım sürecinde kaybedilen milliyetçi-muhafazakâr oylar yeniden kazanılmaya çalışılacak, ayrıca İsrail’in Türkiye’de Ergenekon’la işbirliği yaparak ulusalcı bir darbe tezgâhlamak istediği ya da CHP-MHP koalisyonunu arzuladığı iddiaları gündeme getirilerek, muhafazakâr kitlelerin AKP’nin tek başına iktidarına ikna edilmesi amaçlanacaktır.

Bu noktada, “eğer yeni Osmanlıcılık bir ABD projesiyse ve aynı zamanda AKP iktidarının meşruiyetine hizmet ediyorsa Gülen’in açıklaması ne anlama geliyor” şeklinde bir soru sorulabilir. Sahiden de cemaatle AKP arasındaki varoluşsal ilişki biliniyorken Gülen neden AKP’yi karşısına almak hatta köprüleri atmak şeklinde anlaşılabilecek böyle bir açıklama yapmayı tercih etmiştir?

Gülen’in ve cemaatin geçmişine bakıldığında ortada herhangi bir tutarsızlık yoktur. Söz konusu olan her daim otorite ile arasını iyi tutmuş, 12 Eylül’ü de 28 Şubat’ı da desteklemiş, türban eylemlerini tasvip etmemiş, Afganistan ve Irak işgallerine sesini çıkarmamış, okullarını ABD dış politikasının gereksinimleri doğrultusunda konuşlandırmış, radikal İslami hareketlerle arasına hep mesafe koymuş bir cemaattir. Bu da cemaatin politik stratejisinin gereğidir çünkü cemaat var olabilmesinin yolunun içerde ve dışarıda sistemin kendisine çizmiş olduğu sınırların dışına çıkmamak olduğunu bilmektedir, tabana ise sabırlı ve itidalli olmak düşmektedir, çünkü yeri ve zamanı geldiğinde iktidar olunacaktır.

Dolayısıyla ABD’nin AKP’den desteği çektiğini düşünmek kadar, cemaatin de AKP’den desteğini çektiğini düşünmek yanıltıcı olacaktır. Gazze’nin tozu dumanı arasında pek gündeme gelmeyen cemaat etkinliği Türkçe Olimpiyatları’nın devlet katında gördüğü teveccüh ve Arınç’ın Gülen’i savunan açıklamaları bu yanılgıyı ortaya koyar niteliktedir.

Gülen’e bu noktada düşen rol akil adam rolünü oynamak ve Erdoğan’ın fevriliğini dengelemektir. Çünkü Gülen sistemin yani emperyalizmin tam merkezinden bakmakta ve oradan konuşmaktadır. Bu nedenle de Ertuğrul Günay’ın “uzaktan bakınca öyle görünüyor demek ki” şeklindeki açıklaması hayli manidardır Pensilvanya’dan bakınca sahiden de öyle görünmektedir. Zaman yazarlarından Ali Ünal’ın dünkü yazısında söylediği gibi “Hocaefendi, daima ‘deplasman’da bulunmuş, ‘deplasmandan’ konuşmuştur ve yine böyle devam etmektedir.”

Önümüzdeki süreçte AKP-cemaat koalisyonunda da AKP-ABD ilişkilerinde de kimi çatlaklar yaşanabilir, ancak bunların kısa vadede bir kırılmaya dönüşeceğini düşünmek yanıltıcı olacaktır. Bu üçlü halen müttefiklik ilişkilerini korumaktadırlar ve korumak için çaba göstermeye de devam edeceklerdir. Bu ittifakın Türkiye solunun esas politik hasmı olduğunu ve yakın gelecekte de bu niteliğini koruyacağını unutmamak gerekmektedir.

Fatih Yaşlı 'ın Son Yazıları