Fatih Yaşlı
'Bu düzen sürdürülebilir değildir'
Yayın Tarihi: 09.12.2025 , 23:41 Güncelleme Tarihi: 10.12.2025 , 00:01
Erdoğan geçen hafta partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada şöyle diyordu:
“Dünya genelinde her 10 kişiden 1’i hâlâ aşırı yoksullukla mücadele ediyor. Dünyanın birçok ülkesine gittiğimizde şu ibretlik manzarayla sık sık karşılaşıyoruz. Bir yanda dünyanın en pahalı markalarıyla arzı endam eden bir avuç elit varken, diğer yanda günlük bir dolar gelirle hayata tutunmaya çalışan milyonları görüyoruz. Zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapan mevcut düzenin sürdürülebilir olmadığının altını her zeminde çiziyoruz.”
“Dünyanın en pahalı markalarıyla arzı endam edenler”in kimler olduğu bir yana, “günlük 1 dolarla hayata tutunmaya çalışan milyonlar” mevzundan konuya giriş yapalım.
Erdoğan’ın bu konuşmasından sadece birkaç gün sonra, TİP’li 16 öğrenci MESEM’i protesto ettikleri gerekçesiyle gözaltına alındılar ve sonra da tutuklandılar.
Peki neydi bu MESEM?
MESEM, Mesleki Eğitim Merkezi’nin kısaltması ama ortada bir meslek eğitimi falan yok; MESEM, çocuk işçiliğini ve sermayeye ucuz emek sağlama çabasını legalize etme projesinden başka bir şey değil.
MESEM bünyesinde patronların emrine sunulan çocuk emeğinin değerine gelince; belki günlük 1 dolar değil ama 9. 10. ve 11. sınıf öğrencilerine aylık olarak ödenen para 6 bin 635 lira, 12. sınıf öğrencilerinde ise bu miktar 11 bin 55 liraya çıkıyor, dolar bazında hesaplayabilirsiniz.
Bunun milyonlarca işçinin asgari ücretle, yani 22 bin lira seviyesinde çalıştığı bir ülkede ne anlama geldiğini düşünelim.
Patron sınıfına açlık sınırının altında bir asgari ücret dahi yetmiyor; “meslek öğretme” adı altında 6 bin liraya, 11 bin liraya yüz binlerce çocuk köleleştiriliyor, köleci emek rejiminin bir parçası haline getiriliyor.
Ancak Türkiye’nin düzeni buna da razı olmuyor; öğrencilere ödenen ücretleri işsizlik fonundan devlet ödüyor. Yani patronun çocuk emeğini köleleştirmesiyle yetinilmiyor, ödediği kölelik maaşını da kendi cebinden değil, yine işçilerin çalışanların cebinden ödemesi sağlanıyor.
Yani bugün Türkiye’de patronlar binlerce çocuk işçiyi bedavaya, diğer işçilerin ceplerinden çalınan paralarla çalıştırıyorlar.
MESEM, Türkiye’nin yaşadığı sefaletin sadece bir boyutu; bütün bir toplum ülke tarihinin en büyük bölüşüm şoklarından birini yaşıyor.
Son on beş yılda “ortalama işveren gelirinin ortalama ücret gelirine oranı” iki katına çıkıyor; yani üretilen zenginlikten patronların aldığı pay iki kat artıyor. En zengin yüzde 10’luk kesim toplam servetin yüzde 75,6’sına sahip; geriye kalan 24,4’lük payı ise toplumun yüzde 90’ı paylaşıyor.
Tüm bunları iktidarın iş bilmezliği ya da beceriksizliği nedeniyle yaşamıyoruz; yaşadıklarımızın gerisinde zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul yapan bir program var.
Resmi olarak Mehmet Şimşek tarafından yürütülen o programın arkasındaki siyasi irade de “zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapan mevcut düzenin sürdürülebilir olmadığının altını her zeminde çiziyoruz” diyen Erdoğan’dan başkası değil.
Bir dönem AKP’de siyaset de yapmış olan ve adını anmamıza gerek olmayan holding iktisatçılarından biri, bundan birkaç gün önce sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda Şimşek programını övüyor ve program sayesinde Türkiye’nin ödemeler dengesi krizinden kurtulduğunu, Merkez Bankası rezervlerinin toparlandığını, bütçe açığının azaldığını söylüyordu.
Söyledikleri gerçekti ama bu gerçek, başka bir gerçeğin, asıl gerçeğin üzerine örtülen bir örtüden ibaretti. Çünkü asıl gerçeğe, yani programın faturasının kime yüklendiğine, programın bedelini kimin ödediğine değinmiyordu.
Geride kalan iki yılda makro göstergelerde birtakım olumlu denebilecek değişiklikler yaşandı, enflasyon kısmen düşürüldü ama bunun faturasını bütünüyle emeğiyle geçinen kesimler, yani işçiler, memurlar, köylüler ödedi.
Bu süreçte sermayenin cebinden ekstradan tek kuruş çıkmadı, vergi yükü halkın omuzlarında kaldı, emeğin milli gelirden aldığı pay daha da düştü, faiz ödemeleri aracılığıyla emekçi sınıfların cebinden alınan para patronların cebine konuldu. Bunlara vergi afları, istisnaları, teşvikleri, devletin yüklendiği sigorta primleri vs. de eklendi.
Velhasıl program, Erdoğan’ın sürdürülemez dediği şekilde zengini daha zengin, yoksulu daha da yoksul yaptı.
Bugünlerde TBMM’de Türkiye’nin düzeninin bütçesi görüşülüyor.
Bütçeler devletin gelirlerini kimden topladığını ve nereye harcadığını gösteren sınıfsal metinlerdir. Türkiye’de devlet gelirlerini dolaylı vergiler aracılığıyla halktan toplar, sermayeye ise dokunmaz, patronlar doğru dürüst vergi ödemez. Toplanan gelirler ise faiz ödemeleri adı altında kendilerinden vergi alınmayan patronlardan alınan borcun geri ödenmesi için kullanılır.
Yani Türkiye’de bütçeler emek kesiminden sermaye kesimine rant aktarma mekanizmalarının en büyüğüdür; halkın parası vergi olarak toplanır, faiz olarak patronların cebine konulur.
2026 bütçesinde de değişen bir şey yoktur; bu bütçe de Türkiye’nin düzeninin bütçesidir.
Eski Türkiye’de bütçelerin reddiyle hükümetler parlamentoda düşürülebilirdi, Türk tipi başkanlık sistemiyle bu ortadan kalktı; cumhurbaşkanı bütçeyi savunmak için Meclis’e bile gelmiyor, bütçenin kabul edilmemesi halinde yeniden değerlenme oranındaki bir güncellemeyle, bu yılki bütçeyi seneye de devam ettirme hakkı bulunuyor.
Eski Türkiye’de bütçe dönemlerinde toplumsal muhalefet zirve yapar; işçi ve memur sendikaları sokaklara çıkar, alanları doldurur, bütçenin emeğin değil sermayenin bütçesi olduğunu anlatır, bu durumu protesto ederlerdi.
Artık bunların hiçbiri yok; iktidar tam da “sürdürülemez” dediği şeyin sürebilmesi için sendikaları işlevsizleştirdi, toplumsal muhalefeti bastırdı, basını ve üniversiteleri susturdu, patronlar için kimsenin çıt çıkaramadığı fiili bir OHAL rejimi kurdu.
Bahçeli geçtiğimiz günlerde yaptığı bir konuşmada yeni nesil çetelerden, uyuşturucu kullanım yaşının düşmesinden, yeni nesil çetelerin ortalıkta terör estirmesinden bahsediyor ve bir “ahlak krizi”nden söz ediyordu.
Doğrudur, bugün Türkiye’de bir ahlaki kriz, bir toplumsal çürüme mevcuttur ve bu tam da Türkiye’nin düzeninden, yani ekonomi-politiğinden kaynaklanmaktadır. Bunun sorumlusu ise elbette ki kendisinin de bir parçası olduğu siyasal iktidardır.
Şu an yaşadıklarımız, yani genişleyen sefalet, derinleşen yoksulluk, yoğunlaşan çürüme Türkiye’nin düzeniyle ilgilidir, bütünüyle politiktir ve baş hakikatimizdir.
Politik olana ise ancak politik bir şekilde, yani siyasetle müdahale edilebilir.
Ülkenin baş hakikati bugün ülkenin baş politik meselesi değilse, esas mesele onu baş politik mesele haline getirecek bir siyaseti var edebilmek, emeğiyle geçinen milyonların göz göre göre sömürüldüğü bu düzeni değiştirme iradesini politikleştirmektir.
Ya bu politikleştirme yapılacak ve düzenin sürdürülebilir olmadığı ortaya konulacaktır ya da düzen sürdürülebilir olmaya devam edecektir.