Fatih Yaşlı
Bir makyaj, bir kılıf: İç cephe antiemperyalizmi
Yayın Tarihi: 06.01.2026 , 23:49 Güncelleme Tarihi: 07.01.2026 , 00:02
İnsanlığın bir yılı daha geride bırakıp yenisine girdiği saatlerde dünya üzerinde Filistin için iki ayrı eylem yapıldı. Eylemlerden ilki İskoçya, Edinburgh’da, ikincisi ise İstanbul’daydı.
İlkinde eylemciler “Bruntons Aero Products” isimli bir fabrikaya girip çekiçlerle, yangın söndürme tüpleriyle ve boyalarla çok sayıda makineyi ve bilgisayarı tahrip ettiler. Fabrikanın duvarlarına ve makinelerine yazdıkları yazılarda ise “Bunu bitirmenin tek yolu var, Leonardo’dan vazgeçin” yazıyordu.
Leonardo İsrail’e silah satan bir İtalyan şirketiydi ve Türkiye kamuoyunda adının duyulması da damat Selçuk Bayraktar’ın şirketiyle kurulan ortaklıkla söz konusu olmuştu. İşte eylemciler kendi ülkelerine ait bir şirketi Leonardo’ya taşeronluk yapmaması konusunda uyarıyor, Filistin’de yaşanan katliamın gerisindeki emperyalist mekanizmayı, askeri-endüstriyel-teknolojik kompleksi teşhir ediyor, yani meselenin hakikatine iniyor, o hakikati görünür kılıyordu, bu da yapılan eyleme “hakiki”, “sahici” bir karakter kazandırıyordu.
1 Ocak sabahı Galata Köprüsü'nü dolduran binlerce insan belki içten, samimi duygularla oradaydılar ama eylemin özüne bakıldığında görünen şey öyle değildi; çünkü eylemi düzenleyenlerin Filistin meselesinin hakikatiyle bir dertleri yoktu, örneğin Bayraktar’ın Leonardo ile kurduğu ortaklığı önemsemiyor, görmezden geliyorlardı, aynı şekilde aylarca İsrail’le ticaret yapmaya devam etmişlerdi. Onlar için Filistin iç kamuoyunu tahkim etmek için kullanılan bir araçtan, taht kavgalarında görünür olmak için sergilenen bir müsamere sahnesi olmaktan öteye gitmiyordu. Tam da bu nedenle, eylem sahici değildi, hakikatten yoksundu ve sadece bir şovdu, gösterinin bir parçasıydı.
Bu eylemlerden sadece birkaç gün sonra emperyalizm bir kez daha sahneye çıktı ve ABD, İsrail’i örnek alırmışçasına bir pervasızlıkla Venezuela’ya saldırdı, devlet başkanı Maduro’yu kaçırdı ve ABD Başkanı Trump küstahça bundan sonra Venezuela’yı kendilerinin yöneteceğini söyledi.
ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırısı şüphesiz sürpriz değildi, sadece bir an meselesiydi; çünkü haftalardır ABD donanması Venezuela açıklarındaki kimi tekne ve gemileri uyuşturucu kaçırdıkları gerekçesiyle vuruyordu, Trump da CIA’ye Maduro’nun devrilmesi için talimat vermişti.
Dahası, ABD’nin son yayınlanan güvenlik belgesinde Latin Amerika çok açık bir şekilde işaret ediliyor ve bir lebensraum/yaşam alanı olarak belirleniyordu. Konuya dair bu köşede 16 Aralık’ta yayınlanan “ABD emperyalizmine Trump ‘ilave’si” adlı yazımızda şöyle demiştik:
Stratejik olarak öncelik Latin Amerika’ya verilmiştir ve burası adeta ABD’nin yeni “lebensraum”u/“yaşam alanı” ilan edilmiştir; burada göç ve uyuşturucu öne çıkarılmakta, bunlarla mücadele merkeze yerleştirilmektedir; esas hedef ise kıtadaki anti-Amerikan, anti-emperyalist iktidarları devirmek ve yerine Amerikancı ve radikal sağcı rejimleri yerleştirmektir. Trump’ın hem Venezuela’yı hedef alması hem de son Şili seçimlerinde yaşananlar gidişatın nereye doğru olduğunu göstermektedir.
Trump Senato’dan izin almayı gerektirmeyecek ve onu devre dışı bırakacak şekilde Venezuela’ya bir “uyuşturucu operasyonu” düzenledi; Maduro’yu da bir “uyuşturucu suçlusu” olarak “tutukladı” ve ABD’ye götürüp mahkemeye çıkardı. Defalarca söylendi ama tekrar edelim, bu eylem BM şartına aykırı, egemen bir ulus devletin meşru devlet başkanına yönelik, ABD’nin kendi iç hukukunu ve uluslararası hukuku askıya alan gerçek bir haydutluk eylemiydi.
Trump, Chavez döneminde devletleştirilen ve ABD’li şirketlerin elinden alınan petrollerin kendilerine ait olduğunu ne zamandır söylüyordu zaten, bu yüzden de meselenin özünde petrol olması şaşırtıcı değil. Ancak mesele tek başına Venezuela’nın dünyanın en büyük petrol rezervine sahip olması da değil, mesele bu petrolün yüzde 80’ini Çin’in almasıyla ve dolayısıyla kısmen Rusya’nın ama esas olarak Çin’in Latin Amerika’daki etkinliğini azaltma isteğiyle ilgili; yani Çin’e karşı açılmış savaşın belki de ilk cephesi diyebiliriz Venezuela için.
Buna eklenecek başka şeyler de var şüphesiz: Venezuela’nın sahip olduğu nadir elementler, konumu itibariyle Trump’ın ele geçirmek istediği Panama Kanalı için jeopolitik bir önem taşıması, başta Küba olmak üzere kıtadaki solcu rejimlere ve partilere/örgütlere verilen mesaj vs.
Bu saldırıyı yeni kılan başka bir olgu ise ABD’nin yıllar sonra “hümaniter emperyalizm”den vazgeçmiş olması. Sovyetler’in dağılması sonrası kurulan yeni dünya düzeninde ABD kendisini başka ülkelere ve halklara demokrasi, insan hakları, özgürlük gösteren bir güç olarak sunuyor, hegemonyasını da bunun üzerinden kuruyordu. Oysa şimdi Trump böyle bir söyleme ihtiyaç bile duymuyor; kime, neden saldırdıklarını olanca “dürüstlüğü”yle dile getiriyor ve belki de emperyalizmin yüzündeki o “insani” maskeyi indirerek uzun vadede insanlık açısından hayırlı bir iş yapıyor.
1 Ocak günü Türkiye’de yapılan Filistin’e destek eyleminin hakikatten uzak olduğunu çünkü meselenin özüne inmediğini söylemiştik; Venezuela konusunda da aynı cenahtan çıkan seslerin böyle olduğunu çok net bir şekilde gördük.
Düne kadar “dünyada bizden habersiz kuş uçmaz” diyen yandaş medyanın kiralık kalemleri, “niye tepki yok” diyenlere “ne yapıyorsunuz siz, bizi ABD’yle mi savaştıracaksınız, gücümüz yeter mi hiç” diye koro halinde yanıt vererek sağlam bir riyakârlık gösterisi yaptılar.
Dışişleri’nden yapılan ilk (ve galiba tek) açıklama ise “aman ağzımızın tadı kaçmasın Ali Rıza Bey” tadındaydı ve ne demekse taraflara “itidal” tavsiyesinde bulunuyordu. Erdoğan da önce birkaç gün sustu, sonra kamuoyundaki “neden bu sessizlik” tepkisinin farkına vardı ve yine en alt perdeden, Trump’ı kızdırmamaya özen gösterecek şekilde bir açıklama yaptı. O açıklama öncesinde ise Bloomberg’e konuşmuş ve yine Trump’ın hoşuna gidecek şekilde hem F-35’lere talip olmuş hem de ABD’den LNG alımını artıracaklarını söylemişti.
Reel politik gereği Erdoğan’ın üst perdeden söyleyemediklerini söyleme görevini üstlenmiş Bahçeli ise adeta bir “comandante” rolüne soyunarak “kan kokusu almış bir köpek balığından daha tehlikelisi, petrol kokusu almış Amerikan emperyalizmidir” deyiverdi.
Ancak ikisinin de elbette ki tıpkı Filistin meselesinde olduğu gibi Venezuela meselesinde de emperyalizmle sahici bir dertleri yoktu; dertleri hızla ABD’ye yanaşılan bir konjonktürde Venezuela örneğinden yola çıkarak “iç cepheyi güçlendirme” çağrısını bir kez daha toplumun önüne koymaktı ve “iç cepheyi güçlendirmek”le kastedilen de iktidarın bekasından başka bir şey değildi.
Bunun adını “iç cephe antiemperyalizmi” koyalım ve herhangi bir sahiciliğinin olmadığını, meselenin özüne bilinçli bir şekilde inmediğini söyleyip Türkiye yönetici sınıfının emperyalizme kafa tutmasının yapısal olarak, yani Türkiye’nin düzeninden kaynaklı bir şekilde mümkün olmadığını bir kez daha hatırlatalım.
Venezuela’ya bakıldığında alınması gereken ders ve yapılması gereken şey iktidarın kendi bekasına makyaj ya da kılıf yaptığı “iç cephe antiemperyalizmi” değil elbette. İhtiyacımız olan şey sahici bir antiemperyalizm ve sahici bir antiemperyalizmi büyütmenin, kitleselleştirmenin yolunu yordamını bulmamız, bunun üzerinden halkı örgütleyecek mekanizmalar yaratmamız gerekiyor.
Sahici bir antiemperyalizm ise ancak içeride düzeni değiştirme iradesiyle, sosyalizm iddiasıyla ve emekçi sınıfları siyasete taşıyacak bir stratejiyle mümkün olabilir. Kapitalizm hakkında konuşmadan emperyalizm hakkında konuşmak mümkün değildir ve bugün emperyalizme bağımlı Türkiye kapitalizmi genciyle yaşlısıyla, kadınıyla erkeğiyle milyonlarca kişiyi açlığa, yoksulluğa, işsizliğe, asgari ücretle yaşamaya ve geleceksizliğe mahkûm etmiş durumdadır. Tam da bu nedenle antiemperyalist yığınağın yapılacağı yer burasıdır.