Fatih Yaşlı
Atatürkçüler, Kürtler, Türkiye, Suriye
Yayın Tarihi: 20.01.2026 , 23:58 Güncelleme Tarihi: 21.01.2026 , 00:01
Suriye’de bir süredir kaynayan kazan sonunda patladı ve emperyalizmden cevaz alan cihatçı güçler önce Halep’teki Kürt mahallelerine, ardından da Halep’in doğusunda ve YPG’nin kontrolünde bulunan bölgelere taarruza geçtiler.
Dün yaptığı açıklamada Karayılan, emperyalistlere “şimdi ne oldu da müttefikinizi böyle bir saldırıyla yüz yüze bırakıyorsunuz” diye sitemle karışık bir soru soruyordu ve olan bitenin anlaşılması için sorulması gereken soru tam olarak buydu.
Sahiden de ne olmuştu da Suriye’ye emperyalist müdahalenin başladığı günden itibaren ABD tarafından kollanıp gözetilen SDG/YPG gözden çıkarılmış, cihatçıların saldırılarına cevaz verilmişti?
Bunun ilk nedeni elbette ki 2024 yılının Aralık ayında Esad yönetiminin düşmüş olmasıydı. SDG/YPG’nin varlığı Suriye ordusunun Fırat’ın doğusuna geçmemesi için ABD açısından işlevseldi ve sözde “IŞİD’le mücadele” adı altında buraya bir de uluslararası güç yerleştirilmişti. Esad IŞİD kökenli El Kaide’ciler tarafından devrildikten sonra ise adım adım bu işlevsellik ortadan kalkacaktı.
İkincisi Colani ve cihatçılara ABD’nin ve Batı’nın açtığı krediydi. Başta Trump ABD’si olmak üzere İngiltere, Almanya ve Fransa, cihatçıların meşruiyetini net bir şekilde tanıdılar. Daha düne kadar başına ödül konulmuş olan Colani ABD’deki Birleşmiş Milletler toplantısına çağrıldı, Trump kendisini Beyaz Saray’da ağırladı, Avrupalı liderler de çeşitli vesilelerle Colani ile görüştüler, en son geçtiğimiz günlerde von der Leyen öncülüğündeki AB Heyeti Şam’da Colani’yi ziyaret etti, Colani’nin Almanya ziyareti ise Suriye’deki son gelişmeler nedeniyle ertelendi. Velhasıl ABD ve Batı Colani’yi tanıdı, meşruluğunu kabul etti.
Üçüncü olarak İsrail Colani’nin ve cihatçıların bırakın kendisi için tehlike arz etmeyi, gayet kullanışlı olacağını bizzat deneyerek ve gözlemleyerek anladı. Tarihi boyunca İsrail’e tek kurşun sıkmamış cihatçılık, Suriye’de de aynısını yaptı ve Suriye’nin güneyinin fiilen İsrail işgali altına girmesine göz yumdu. Dahası İsrail başta İran, Hizbullah ve Haşdi Şabi olmak üzere bölgede kendisine tehdit oluşturan güçlere karşı Colani’yi ve cihatçıları elinin altında tutmasının kendi faydasına olacağını gördü. Buna uygun bir şekilde, bu ayın başlarında Paris’te taraflar her konuda mutabık olmasalar da ABD’nin himayesinde bir istihbarat anlaşması imzaladılar ve ilişkileri geliştirmek için önemli bir adım atmış oldular.
Dördüncüsü, AKP-MHP iktidarı, Türk dış politikasını iş başına geldiği günden itibaren hızlı bir şekilde Trump’a endeksleyerek Gazze, Ukrayna ve İran gibi başlıklarda Türkiye’nin Amerikancı pozisyonunu derinleştirdi ve Suriye’nin cihatçılara bırakılmasında ve SDG/YPG’nin boşa düşürülmesinde ciddi bir rol oynadı. Trump’ın mütemadiyen Suriye üzerinden Erdoğan’a övgüler düzmesi bir tesadüf değildi yani.
Tüm bunların toplamı olarak söyleyebiliriz ki ABD, Avrupa ve İsrail, Suriye’yi Colani liderliğindeki cihatçı güçlerin yönetmesi hususunda bir mutabakata vardı, bu ise SDG/YPG’yi önemsizleştirdi ve cihatçıların saldırılarına göz yumulmasını beraberinde getirdi, tercih emperyalizmin tarihinde defalarca görüldüğü gibi bir kez daha güçlü ve işlevsel olandan yana yapıldı. Suriye’de emperyalizme yatırım yapan güçlerden Türkiye ve HTŞ şu an için bu yatırımdan kârlı çıkarken diğer yatırımcı SDG/YPG büyük zarar etti ve on yılı aşkın süredir devam eden süreç bugün bir tür varlık/yokluk meselesine döndü.
Suriye’de yaşananlar elbette ki Türkiye siyasetini ve çözüm sürecini doğrudan belirleyecek nitelikte; Suriye sahasında önümüzdeki günlerde yaşanacak gelişmeler buraya hızlı bir şekilde etki edecek. Çözüm sürecinin bitip bitmeyeceğini söylemek için ise henüz erken, tarafların atacağı adımların neler olacağını izleyip göreceğiz. İktidar için çözüm süreci Esad devrildiği günden itibaren PKK’ya ve YPG’ye aynı anda silah bıraktırmak üzerine şekillendi, PKK ve YPG ise bunu reddetti, zaten Öcalan da başından beri iki ülkedeki durumun farklı olduğunu söyledi ve YPG’ye bir silah bırakma çağrısı yapmadı. Şimdi iktidar, Kürt siyasetini Suriye’de iyice sıkıştırdığını ve emperyalizmin de desteğini aldığını düşünerek çözüm sürecini kendi istediği şartları daha da derinleştirerek devam ettirmek isteyebilir. Öcalan’ın ve Kandil’in buna mukabil ne yapacağı, nasıl bir tutum alacağı ise sürecin yönünün neresi olacağını gösterecektir.
Benim bu yazıda tartışacağım asıl mesele çözüm sürecinin nereye gideceği değil; Türkiye’nin seküler kitleleriyle –bunlara “Atatürkçü Türkler” diyelim- Kürt siyasetinin tabanını oluşturan kitleler arasındaki ilişkilerin geleceğine dair olacak.
Cihatçıların Suriye’de başlattığı saldırının ardından Kürt cenahından yükselen serzenişlerden biri seküler Türklerin olan bitene milliyetçi bir perspektiften baktıkları ve cihatçıları destekledikleri ya da olan bitene sessiz kaldıkları yönündeydi. Sahiden de Atatürkçü kitleler, genel olarak cihatçılardan ve iktidarın Suriye politikalarından rahatsız olsalar da söz konusu cihatçı güçlerle Kürt güçlerinin çatışması olduğunda ya cihatçılardan yana bir pozisyon belirliyor ya da sessiz kalıyorlardı.
Peki neden? Her şeyden önce bu tutumun yeni olmadığını ve tarihsel kökenleri bulunduğunu söylemek gerekiyor. Atatürkçü kitleler, yükselen milliyetçilikle birlikte Kürt sorununa özellikle 2000’li yıllardan itibaren çok net bir şekilde bir “terör sorunu” olarak baktılar. 90’lar boyunca Kürt sorunu denildiğinde insan hakları ihlalleri, yargısız infazlar, baskı ve zulüm politikaları Atatürkçü cenahta kısmen de olsa bir karşılık buluyor, kısmi bir rahatsızlık yaratıyordu. Ancak 2000’lerle birlikte AKP’ye yönelik tepkiyle Kürt sorununa bakış aynı tablonun içerisine yerleşmeye başladı, özellikle çözüm süreçleriyle birlikte AKP ile PKK’nın ve legal Kürt partilerinin birlikte hareket ettiği gibi bir algı ortaya çıktı. Çatışmalar şiddetlendiğinde ise bu “devlet”le “terör” arasındaki bir çatışma olarak görüldü, devletten yana bir tutum alındı.
Bu bakış açısının yerleşmesinde elbette ki Atatürkçü kitlelerin 2000’ler boyunca giderek apolitize olması ve sol-Kemalist kanaat önderlerinin yerini Özdillerin, Dündarların ve emekli askerlerin alması vardı. Bu kanaat önderleri milliyetçiliğin dar ufkuyla Kürt sorununu basitçe emperyalizmin bir oyunu ve bir asayiş meselesi olarak gördüler. Kürt sorununun siyasi mahiyeti üzerine de Kürtlerle Türklerin bir arada nasıl yaşayacakları üzerine de hiç kafa yormadılar ve onlar meseleye böyle baktıkça Kürt sorunu hem iktidarın hem de emperyalistlerin elinde bir araca dönüştü, daha çok kullanışlı hale geldi.
Peki bugünlere gelinmesinde sadece seküler kitlelerin, Atatürkçülerin mi suçu vardı? Elbette ki hayır, en az onlar kadar Kürt siyasetinin izlediği politikalar da bugünlere gelinmesini sağladı. Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Birinci Körfez Savaşı’ndan itibaren Kürt siyaseti bütün yatırımını ABD’ye yaptı, ABD’nin kendisine bir devlet kurduracağına inandı, emperyalizme yanaştıkça da giderek milliyetçileşti. Öte yandan her fırsatta AKP iktidarıyla yakınlaşmaya çalıştı, en son AKP-MHP’yle masaya oturdu, dinselleşme politikalarına itiraz etmediği gibi Cumhuriyet’le, Lozan’la, kuruluş parametreleriyle gerici bir noktadan hesaplaşmaya kalkıştı. Buna çatışmaların derinleştiği dönemlerde, özellikle “hendek savaşı” döneminde, devletin şiddet siyasetine benzer bir yanıt verilerek doğrudan sivilleri hedef alan büyük şehirlerdeki kör terör saldırıları eklendi, kanlı katliamlar yapıldı.
Bugün gelinen noktada aslında birden fazla ortak paydası bulunan bu iki kesim birbiriyle kanlı bıçaklı hale gelmiş durumda; Türkiye’deki dinselleşme politikaları ile Suriye’deki cihatçı iktidarı birbirinden ayrıştırılamaz olduğu halde, her iki taraf asgari müştereklerde buluşabileceği halde, ortak bir vatanda bir arada yaşamanın çatısı birlikte çatılabileceği halde, ortada en ufak bir iletişim kanalı dahi mevcut değil. Öyle ki iki tarafın da bu yazıyı okuduğunda kendi durduğu yerin haklı olduğunu savunacağını, Atatürkçüler tarafından “Kürtçü”, Kürt siyasetindekiler tarafından ise “ulusalcı, Kemalist vs.” olmakla itham edileceğimi çok net bir şekilde biliyorum.
Peki bu derin ayrılık bir şekilde ortadan kaldırılabilir, yeni iletişim ve diyalog kanalları açılabilir, asgari müşterekler üzerine birlikte kafa yorulabilir mi? Tarafların milliyetçilikle malul, milliyetçiliğe endeksli, emperyalizme kör bugünkü pozisyonları ile bu mümkün değil ve tam da bu nedenle denkleme üçüncü bir faktörün katılması gerekiyor.
Kimse kolaycılık ya da ertelemecilik olarak görmesin, memleketin milliyetçilikle ve emperyalizmle körleşmiş bu “iki yakasını” ancak bir politik iddia olarak sosyalizmin, sadece sosyalist siyasetin bir araya getirebileceği çıplak bir hakikat olarak karşımızda duruyor. Eşitlik deniyorsa, özgürlük deniyorsa, laiklik deniyorsa, bağımsızlık deniyorsa, bunların hepsi bir iddia olarak sosyalizmi bu ülkede var etmekten, güçlendirmekten geçiyor. Türk ve Kürt emekçilerinin eşit yurttaşlar olarak ortak vatanda bir arada yaşamasını artık sadece bu iddiayla birlikte gerçek anlamda düşünebilir, gerçek anlamda hayata geçirebiliriz. Aksi halde neler olabileceğini ise bugün Suriye’de yaşananlar acımasız bir şekilde hepimize gösteriyor zaten.