12 Haziran’a Doğru: “Normalleşen Siyaset” ve Türkiye

03/05/2011 Salı
12 Haziran’a Doğru: “Normalleşen Siyaset” ve Türkiye

Türkiye başbakanın “ustalık dönemi” olarak adlandırdığı üçüncü AKP iktidarına doğru yol alırken, Türkiye egemen sınıfının artık bir “normalleşme” beklentisi içinde olduğu daha iyi anlaşılıyor.

Peki normalleşme ile aslında ne kastediliyor?

Normalleşme ile kastedilen inşa edilmekte olan yeni rejimin yerleşmesi, yani düzenin oturması.

Siyaset artık yeni rejimin paradigması üzerinden icra edilecek, muhalefet de kendisini buna göre konumlandıracak ve muhalefetini yeni rejimin meşruluğunu sorgulamaksızın, kendisine çizilmiş sınırlar içerisinde gerçekleştirecek. Arzulanan, istenen bu ve bu isteği büyük medyanın köşe yazarlarının son dönem yazıp çizdikleri üzerinden takip etmek mümkün.

Örneğin Radikal’in Genel Yayın Yönetmeni Eyüp Can, 29 Nisan tarihli “Hayal Olamayacak Kadar Gerçek” isimli yazısında partilerin bir vaat yarışına girdiğini söylüyor ve ekliyor: “Kanal İstanbul, Aile Sigortası, yeni evlilere ev, her öğrenciye dijital tablet... Liste uzayıp gidiyor. Siyaset ‘hayal’ gibi görünen vaatler üzerinden normalleşiyor.”

Gazetenin bir başka yazarı Cüneyt Özdemir ise aynı gün yayınlanan yazısında Ergenekon’da yeni bir dönemden bahsediyor. Özdemir’e göre, gazeteci Hulki Cevizoğlu’nun evi basılarak savcılığa götürülmek yerine ifade vermeye davet edilmesi dava sürecindeki yeni bir döneme işaret ediyor. Demek ki Ergenekon’da da bir “normalleşme” süreci ile karşı karşıyayız.

Her iki yazarın yazdıklarından da benzer bir sonuç çıkarmak mümkün: İktidar yeni rejimi mümkünse en az şekilde kırıp dökerek inşa etsin muhalefet de siyasetini siyasetsizlik üzerine inşa etsin, minimal vaatlerde bulunmakla yetinsin.

Peki düzen siyaseti böylesi bir normalleşme çağrısına karşılık verebilecek durumda mı?

Eğer beklenen yeni rejimin meşruluğunun sorgulanmaksızın kabulü ise bu açıdan fazla bir sıkıntı görünmüyor ancak yeni rejimin yerleşmesi için hala normal olmayan mekanizmalara ihtiyaç duyuluyor.

Bu ihtiyacı anlayabilmek için MHP’ye yönelik kaset komplosuna bakmak bile yeterli. Tam da siyasetin normalleşmesinden çok daha yüksek bir sesle bahsedilmeye başlanmışken, MHP’nin önemli isimlerinden ikisinin gizli kamera görüntülerinin basına servis edilmesi normalleşmenin öyle kolay kolay mümkün olamayacağını gösteriyor.

AKP, CHP ve BDP’nin tabanlarından oy çalamayacağını bildiğinden, referandumdaki % 58’lik Sünni-Muhafazakâr bloğa oynadığından ve AKP’nin anayasayı değiştirebilecek bir milletvekili sayısına ulaşabilmesinin tek yolu MHP’nin barajın altında kalması olduğundan, MHP hedef tahtasına yerleştirilmiş durumda. Bu yerleşme durumu nedeniyle de F tipi bir operasyonla karşı karşıya.

Üstelik Devlet Bahçeli bir süre önce Fethullah Gülen’e “cemaatin faaliyetlerini geçici olarak askıya alma” çağrısı yapmış olmasına rağmen böyle bir operasyon gündeme gelmiş bulunuyor ve sürecin 12 Haziran’a kadar daha da derinleşeceğini söylemek mümkün görünüyor. BDP’ye yönelik saldırılar ve dün CHP’li İzmir Belediyesi’ne yapılan baskın ise süreçten sadece MHP’nin etkilenmeyeceğini gösteriyor.

Bu yılki 1 Mayıs’ın da yandaşıyla ve yandaş olmayanıyla düzen medyası tarafından söz konusu normalleşmenin bir belirtisi olarak gösterilmeye çalışıldığını görüyoruz. Bütün gazete manşetlerinin ortak vurgusu 1 Mayıs’ın “bayram havası”nda kutlanmış olması ve farklı dünya görüşlerinden insanları bir araya getirdiği iddiası. Murat edilen ise belli: İşçiler, emekçiler, yoksullar, ezilenler yılın bir gününde bir araya gelsinler, bağırsınlar, çağırsınlar, deşarj olsunlar ve bir sonraki seneye kadar evlerinden çıkmasınlar. Sadece bu da değil aynı zamanda kutlamalar “ideolojik” olmaktan çıksın, bütün siyasi görüşler kutlamalardaki yerini alsın ve böylelikle 1 Mayıs da tarihsel ve politik anlamını yitirsin istiyorlar.

Tam da bu nedenle yılların sağcısı Taha Akyol, dünkü Milliyet’te yer alan “Normalleşme modeli olarak 1 Mayıs” isimli yazısında kutlamalardan övgüyle bahsedebiliyor ve olanca “özgürlükçülüğüyle” şu satırları yazabiliyor:

“Bütün gelişmiş demokrasilerde ve refah toplumlarında 1 Mayıs’lar ‘protest’tir ve ‘muhalif’tir. Çin’de, Küba’da, Suriye’de 1 Mayıs’lar 'askeri geçit töreni' gibi yaptırtılır veya yasaklanır!

Taksim’de bir kaç grup Orak Çekiç ve Marks, Engels, Lenin posterleri taşıyordu. Normaldir.

Demokratik refah toplumlarında, Paris’in göbeğinde köylü devrimi için slogan atan Maocuyu, yüzyıldır ‘sürekli devrimi’ bekleyen Troçkist’i görebilirsiniz.

Yüz binlerle beraber protesto ederler, slogan atarlar, düzene öfkelerini boşaltırlar.

Bırakınız toplansınlar, bırakınız konuşsunlar şart, şiddet olmamasıdır.

Türkiye bu yönde ilerliyor, normalleşiyor. Normalleşme ve özgürlük birbirini destekleyerek beraber gelişirler.”

Aynı gazetenin Aslı Aydıntaşbaş ve Mehveş Emin gibi yazarlarının da benzer bir normalleşme vurgusunu dile getirdikleri görülüyor. Her iki yazar da Taksim izlenimlerini bir karnavalı, bir festivali, bir sirki anlatır gibi aktarıyorlar. Eylemcilerden, cambazlardan, palyaçolardan ya da sihirbazlardan bahseder gibi bahsediyorlar. Böylelikle “normal” bir 1 Mayıs’ın tam da böyle kutlanması gerektiğini söylemiş oluyorlar.
Düzen siyaseti açısından bakıldığında, normalleşme ile dile getirilenin aslında yeni rejimin meşruiyetini düzen muhalefetine kabul ettirmek olduğunu söylemiştik. Benzer bir isteğin düzen dışı muhalefet açısından da söz konusu olduğu görülüyor. Yeni rejim düzen dışı güçleri de normalleştirmek istiyor demek ki yeni rejimle uzlaşmamanın yolu normal olmamaktan, normalleşmemekten geçiyor.