Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Fatih Yaşlı

Fatih Yaşlı

1 Ekim’den sonra: 'Seçici normalleşme'ye doğru mu?

Geçen yıl 1 Ekim sonrası başlayan “seçimsizleştirme” sürecinde şimdi yeni bir evreye girmiş olabilir miyiz peki? Bu soruya “çok büyük olasılıkla” şeklinde bir yanıt verilebilir ve gelmekte olanın adı da “seçici normalleşme” olarak konulabilir.

Yayın Tarihi: 07.10.2025 , 23:53 Güncelleme Tarihi: 08.10.2025 , 00:03

Kısa bir molanın ardından geçtiğimiz hafta çarşamba yazılarına tekrar başlamış, yeni dönemin ilk yazısında da geçen 1 Ekim’den bu 1 Ekim’e yaşananların bir bilançosunu çıkarmaya çalışmıştık.

O bilanço, özet olarak şöyleydi: Özellikle 31 Mart seçimlerindeki yenilgisiyle birlikte giderek topluma bir hikâye anlatmakta, bir gelecek tasavvuru sunmakta zorlandığını fark eden iktidar, benim “seçimsizleştirme” diye adlandırdığım bir süreci yürürlüğe sokmuş ve buna uygun hamleler yapmaya başlamıştı.

Seçimlerin ve sandığın resmi olarak ortadan kaldırılması değil, iktidar lehine formaliteden ibaret hale gelmesi anlamına gelen seçimsizleştirme için Kürt siyaseti Öcalan üzerinden masaya davet edilmiş, CHP ise iç düşman kategorisine yerleştirilmiş ve bir tasfiye operasyonuna maruz bırakılmış, hem cumhurbaşkanı adayı hem de çok sayıda belediye başkanı cezaevine atılmıştı.

Bu sürecin miladı olarak geçen yıl 1 Ekim’i, yani Meclis’in açılışını ve Erdoğan’ın orada yaptığı konuşmada yeni dönemin giriş şifresi olan “iç cephe”yi  kullanmasını ve Bahçeli’nin de bu giriş şifresi uyarınca gidip DEM’lilerle tokalaşmasını işaretlemiştik.

O tokalaşmanın basit bir nezaket tokalaşması olmadığı kısa sürede anlaşılmış, Öcalan’ın silah bırakma çağrısı ile CHP’ye yönelik çökertme operasyonu bir master planın iç içe geçmiş halkaları olarak karşımıza çıkmıştı.

Velhasıl geçen yıl 1 Ekim’den bu 1 Ekim’e ülke yeni bir konjonktüre sokulmuş, “ömrü vefa edene kadar” konseptinin hayata geçirilmesi için düğmeye basılmıştı.

Yazı 1 Ekim günü yayınlandı ama ben yazıp gönderdiğimde henüz Meclis açılış töreni gerçekleşmemişti; yine de yazıda bu 1 Ekim’in de içine girilen süreçte yeni bir evreye geçişin başlangıcı olabileceği yönünde bir tahminde bulunuluyordu.

Açılışta öyle görüntüler verildi ki bu tahmin henüz üzerinden 24 saat bile geçmemişken ve üstelik beklediğimin de ötesinde güçlü bir şekilde doğrulanmış oldu; “ömrü vefa edene kadar” konseptine uygun bir şekilde, içine sokulduğumuz seçimsizleştirme konjonktüründe yeni bir evreye geçilebileceğinin ilk işaretleri verildi.

Aslında Erdoğan, Meclis açılışı öncesi ABD’ye meşruiyet ve beka satın almaya gitmişti. Boeingler, sıvı doğalgaz alımı, nükleer anlaşma, nadir mineraller, Hamas’ın Trump anlaşmasına ikna edilmesi vs. de bunların bedeliydi. Ancak bunun içeriye iki güçlü liderin buluşması olarak sunulması, Erdoğan’ın imajının tazelenmesi ve buna uygun düşecek bir halkla ilişkiler çalışması yapılması gerekiyordu.  

Lakin öyle olmadı, evdeki hesap çarşıya uymadı; özellikle Trump’la basına açık olarak yapılan toplantıda öyle trajikomik bir görüntü ortaya çıktı ki Erdoğan ironik bir şekilde Türkiye’ye eli içeride daha da zayıflamış olarak döndü. 

ABD bir iktidara kendisi ve uluslararası sistem nezdinde bir meşruiyet sağlayabilirdi ama bu otomatik olarak iç politikaya yansıyacak diye bir kural yoktu. Zaten tam olarak da böyle oldu, Erdoğan belki Trump’a rüştünü ispat etti ama ziyaret içeriye onun liderliğini güçlendirecek, pekiştirecek bir şekilde yansımadı, meşruiyet krizini çözecek bir nitelik taşımadı. 

İşte tam da bu noktada devreye CHP dışı muhalefet girdi ve tıpkı geçen yıl 1 Ekim’de olduğu gibi önümüzdeki dönemin kodlarına işaret ettiğini düşünebileceğimiz bir tablo ortaya çıktı; ABD’den içerisi için bir meşruiyet tesis edemeden dönen Erdoğan’ın yardımına sağ partiler ve DEM Parti yetişti.

Bahçeli yine DEM’lilerle tokalaştı ama buna bu sene Erdoğan da eklendi, hatta DEM’lileri alkışladı. Ardından Kurtulmuş devreye girdi, önce bütün parti liderlerini Erdoğan’ın etrafında hizaladı, ardından da daha “samimi” görüntüler Meclis resepsiyonunda verildi.

İYİ Parti CHP’nin açılış törenini boykot etmesini “milli iradeye saygısızlık” olarak değerlendirerek işaret fişeğini vermişti zaten; aynı İYİ Parti CHP’ye aylardır “komisyonda ne işiniz var” demesine rağmen, Dervişoğlu şahsında DEM’lilerle birlikte Erdoğan’ın etrafında poz vermeye de itiraz etmedi. Onlarca seçilmiş belediye başkanının cezaevinde olduğu bir konjonktürde milli iradeye asıl saldırının nereden geldiğine dair tek kelime bile etmemesi de işin tuzu biberi oldu. 

Artık etkisiz eleman olduklarını kendileri de kabul eden Davutoğlu ve Babacan da bir günlüğüne 23 Nisan koltuğuna oturtulmuş çocuklar gibi şendiler Erdoğan’ın yanında poz verirken. Önümüzdeki dönemde her iki partinin de hem erken seçim hem de yeni anayasa süreçlerinde en iyi bildikleri şeyi yapıp pazarlık masasına oturmalarının şaşırtıcı olmayacağını öngörebiliriz bu pozlara bakarak.

Ve DEM’liler… Hasmınla mücadele de müzakere de edersin, masaya da oturursun, pazarlık da yaparsın, bunlar siyasetin doğasında vardır; hele mevzubahis düzen siyaseti ise orası zaten kirlidir ve her türlü pazarlığa açıktır.

Ancak Meclis’te verilen görüntü müzakere ya da pazarlık yapılan hasımla bir araya gelmenin ötesindeydi; ellerini önlerinde kavuşturmuş, Erdoğan’ın gözlerinin içine hayranlıkla bakan bir grup vekilin o görüntüsü, silinmeyecek bir şekilde kaydedildi toplumsal hafızaya.

Geçerken not edelim, DEM’in tabanının bile rahatsız olduğu bu görüntüleri savunmak yine DEM’in gölgesinde varlığını sürdüren sola düştü. O gölgede bulunmayı reddeden herkese “devletçi, ulusalcı” vs. diyen sol, devletin en tepesiyle ve devleti şahsında cisimleştiren kişiyle verilen pozlara dair tek kelime etmedi, bilakis bunu meşrulaştırmaya çalıştı. Ne denilebilir ki, çok yazık. 

Geçen yıl 1 Ekim sonrası başlayan “seçimsizleştirme” sürecinde şimdi yeni bir evreye girmiş olabilir miyiz peki?

Bu soruya “çok büyük olasılıkla” şeklinde bir yanıt verilebilir ve gelmekte olanın adı da “seçici normalleşme” olarak konulabilir.

İktidar, CHP’yi baş düşman kategorisinden çıkarmadan, muhalefetin geri kalanıyla ilişkilerini ve iletişimini güçlendirebilir. Bunun için Demirtaş’ın serbest bırakılması, Meclis’teki komisyondan bir heyetin Öcalan’la görüşmesi, entegrasyon yasalarının çıkması gibi adımlar atılabilir, DEM’le buradan erken seçim ve yeni anayasa aritmetiğine dair pazarlıklara girişilebilir. 

İYİP belki zor ama Saadet, Gelecek ve DEVA’nın içinde yer aldığı Yeni Yol, milletvekili ve belediye başkanlıkları karşılığında erken seçim ya da anayasa değişikliği masasına davet edilebilir, buradan birlikte yürünecek bir yol bulunabilir.

Dolayısıyla CHP’nin izole edilip yalnızlaştırılması adına, CHP dışı aktörlerle kısmi bir normalleşme süreci önümüzdeki dönemin iktidar stratejisinin temelini oluşturabilir.

Bahçeli’nin son açıklamalarından görüldüğü üzere MHP’nin bu stratejiye itirazı yoktur, bilakis CHP’nin tasfiyesi ya da zayıflatılması MHP’nin tarihsel hedefidir ve şimdi MHP bu hedefe hiç olmadığı kadar yakın olduğunu düşünmektedir. 

Peki bu konjonktürde CHP ne yapacaktır? Meclis’te yalnızlaşan CHP’nin yüzünü döneceği yer, bugünü aşacak bir şekilde alanlar, meydanlar ve halk mı olacaktır yoksa sandığın ötesini işaret etmeyen bir yol haritasıyla yola devam mı edilecektir? 

Yapılacak tercih CHP’nin de iktidarın da ve bunların da ötesinde Türkiye’nin de yakın geleceğini belirleyecektir. 

Fatih Yaşlı 'ın Son Yazıları