Fatih Yaşlı
1 Ekim’den 1 Ekim’e
Yayın Tarihi: 01.10.2025 , 00:41 Güncelleme Tarihi: 01.10.2025 , 00:42
Sandıktan hep başarıyla çıkmış, meşruluğunu hep sandıktan almış, icraatlarını hep sandığa yaslamış bir iktidar, hele de bir de ülkeyi 20 yıldan fazla bir süre yönetmişken, bir seçimde ilk kez yenilir ve ikinci parti olursa ne yapar?
Mevzubahis parti eğer sıradan bir partiyse, hükümet olmaktan devlet olmaya geçmeye dair sayısız adım atmamışsa, rejim inşa etmeye dair bir derdi yoksa, kurumları tek tek ele geçirmemiş, kendi medyasını ve sermaye grubunu yaratmamışsa yapacakları bellidir.
Başındaki isim istifa edebilir, ülke genel seçime gidebilir, parti özeleştiri verip seçmenini yeniden kazanmaya çalışabilir vesaire…
Peki ya değilse, parti böyle bir parti değilse ne olur?
Değilse ne olduğunu ve ne olacağını geçen yıl 1 Ekim’den beri hep beraber izliyor ve görüyoruz.
Devletleşen ve rejim inşa eden bir parti olarak AKP, 22 yılın sonunda 31 Mart 2024’deki yerel seçimlerde ilk yenilgisini aldı ve iktidara geliş ve orada kalış mekanizmalardan en önemlilerden birini kaybetti; ancak teslim olmadı ve adım adım yeni bir oyun planı kurdu.
O oyun planın kuruluşu öncesinde CHP ile neler konuşuldu bilmiyoruz ama şunu biliyoruz: 22 yıl sonra AKP’nin yenildiği, 1977 seçimlerinden beri ilk kez CHP’nin birinci olduğu bir seçimden sonra, işbaşına gelişinin üzerinden henüz daha altı geçmemiş olan Özgür Özel önce “erken seçim istemeyeceğiz” dedi, ardından da yandaş medyanın amiral gemisi Sabah’a, manşetten görülecek bir röportaj vererek “makama saygı esastır” şeklinde bir açıklama yaptı.
31 Mart sonrası Türkiye siyasetine ne idüğü belirsiz bir normalleşme iddiası damgasını vurdu; Şimşek programı halkın üstünden silindir gibi geçerken taraflar karşılıklı ziyaretlerde bulundu, hediyeler verildi, hediyeler alındı, yalandan bir yumuşama havası memlekete hâkim oldu.
O “yumuşak ve normal” iklimde iktidar atacağı adımların hazırlığını yapıyor, yeni planlar üzerinde çalışıyordu ve ilk sinyal Erdoğan’ın “iç cephe” açıklamasıyla geldi. Erdoğan önce saraydaki 30 Ağustos kutlamalarında bu kavramı kullandı, ardından yaklaşık bir ay sonra, BM Genel Kurulu toplantısı dönüşü artık hepimizin işleyişine son derece vakıf olduğumuz uçak gazeteciliği masasında sözlerini yineledi ve İsrail tehdidini öne sürerek iç cepheyi güçlendirme çağrısında bulundu.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1 Ekim günü yeni yasama yılı için toplandığında bu açıklamanın üzerinden yaklaşık bir ay geçmişti ve Erdoğan, normalleşme kapsamında CHP tarafından ayakta karşılandığı Meclis açılış konuşmasında Gazze ve Lübnan’dan sonra sıranın Türkiye’ye geldiğini söyledikten sonra sözlerine şöyle devam edecekti:
Fitne girişimleri karşısında millet olarak, 85 milyon olarak 'iç cephemizi' sağlam tutmaya gayret ediyoruz. Bugün, İsrail saldırganlığı karşısında, içeride ve dışarıda çatışma alanlarının değil, uzlaşma alanlarının öne çıkması gerekiyor.
Erdoğan’ın bu konuşmayı yaptığı gün ortağı MHP’nin genel başkanı Bahçeli gidip DEM Parti’li milletvekillerinin elini sıkacak, birkaç gün sonra yaptığı açıklamada da "Cumhur İttifakı'nın bileşeni olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın çağrısına desteğimizi gösterdik. Ellerini sıkmam Türkiye partisi olarak gerekeni yaptığımın göstergesidir” diyecek, Erdoğan da bu açıklamadan duyduğu memnuniyeti esirgemeyecekti.
Gerisi çabuk geldi, sonradan anlaşıldığı üzere plan program iktidar cephesinde çok önceden yapılmıştı ve yeni bir çözüm süreci memleket gündeminin merkezine Bahçeli ve MHP eliyle yerleşiverdi.
Bahçeli partisinin grup toplantısında herkesi şaşırtacak bir şekilde ve eli en yüksek yerden açarak Öcalan’a Meclis’e gelip PKK’ya silah bırakma çağrısında bulundu, Erdoğan Bahçeli’ye destek verdi ve oradan adım adım 27 Şubat’a, Öcalan’ın PKK’ya kendini tasfiye çağrısı yaptığı açıklamaya ulaşıldı. Öcalan’la yaklaşık bir yıldır görüşüldüğü ise süreç devam ederken öğrenilecekti.
Sonradan retrospektif bir bakışla yeni sürecin Suriye kaynaklı olduğu söylenecekti ama Erdoğan 30 Ağustos’ta iç cephe çağrısını yaptığında da Bahçeli 1 Ekim’de DEM’lilerin elini sıktığında da hiç kimse ama hiç kimse Esad yönetiminin çok kısa bir süre içerisinde düşeceğini öngörmüyor, bilmiyordu. Zaten Esad yönetimi de yeni sürecin ilanından yaklaşık iki ay sonra, aralık ayının başlarında düşecekti.
Suriye’deki gelişmeler süreci hızlandırdı mı, hiç şüphesiz ama esas mesele son seçimden ağır bir yenilgiyle çıkmış Erdoğan’ın ömrü vefa edene kadar o koltukta nasıl oturacağı, bunun altyapısının iç ve dış politika üzerinden nasıl hazırlanacağıydı.
Bahçeli’nin DEM’lilerle tokalaşmasından tam bir hafta sonra, 8Ekim’de, sosyal medya hesabımdan yaptığım paylaşımda “Cumhurbaşkanı ömrü vefa ettikçe o koltukta otursun diye en baştan yeni bir oyun kuruluyor anlaşılan memleket siyasetinde” diye yazmıştım ama oyunun ne olduğunu henüz bütünüyle öngörmek mümkün değildi o tarihlerde.
Ne kurgulandığı ise kısa süre sonra anlaşılacaktı; Kürt siyasetini “açılım” üzerinden kendi yanına çekmek ya da hiç olmazsa nötr bir pozisyona getirmek isteyen iktidar, normalleşme masasını devirerek CHP’yi “baş düşman” ilan edecek ve belediyeler üzerinden “seçimsizleştirme” olarak adlandırdığım süreci başlatacaktı.
Başka yazılarda ve mecralarda defalarca yazdık ama geçerken tekrar edelim: Seçimsizleştirme, Türkiye’de sandığın resmi olarak ortadan kaldırılması değil formaliteden ibaret hale getirilmesi arayışıdır. Bu hem Erdoğan’ın ölene kadar o koltukta oturması, hem de işaret edeceği ya da etmeyeceği veliahdının rejimin yeni sahibi olarak saraya yürüyebilmesi için bir zorunluluktur.
Bu zorunluluktur; çünkü sömürge valisi Barrack’ın isabetle teşhis ettiği gibi iktidar bir “meşruiyet krizi”nin eşiğindedir ve bu nedenle de meşruiyeti Washginton’da, ABD’de aramaktadır. Artık genişleyici bir hegemonya kurma ve normal yollardan yapılacak bir seçimi kazanma ihtimali neredeyse sıfıra yakın olan iktidar, Trump’ın desteğine sonuna kadar muhtaçtır.
Seçimsizleştirme süreci belediyelerle başladı ve İBB’ye ulaştı ama biliyoruz ki mesele belediye ile sınırlı değildi, asıl olarak Erdoğan’ın karşısındaki en güçlü rakibin, yani İmamoğlu’nun tasfiye edilmesi hedefleniyordu. Zaten bu yüzden önce diploması iptal edildi, ardından da gözaltı ve tutuklama geldi.
O gün, yani 19 Mart günü, CHP ne yapacağını bilemez bir şekilde yalpalıyorken devreye İstanbul Üniversitesi öğrencileri girdi ve yıkıp geçtikleri barikat, tüm Türkiye’de uzun yıllar sonra siyaseti yeniden sokakla ve sokağı yeniden siyasetle buluşturdu.
CHP ve Özgür Özel çok kısa bir süre içerisinde buna uygun bir pozisyon alırken, kimi muhalif çevrelerin sürekli dile getirdiği “bizi sokağa dökmek istiyorlar” söyleminin aslında ne kadar çöp olduğu ve iktidarın en çok korktuğu şeyin sokak olduğu görüldü.
Bayramdaki dokuz günlük tatil ilanı tam olarak bununla ilgiliydi, öğrenciler ailelerinin yanına gönderilerek üniversiteler büyük ölçüde sessizleştirildi. Bunu CHP’nin Saraçhane’den çekilmesi ve rutinleşmiş mitinglere dönmesi izledi ve bu mitingler okulların kapalı olduğu yaz ayları boyunca kitleleri diri tutmak gibi bir işlev üstlense de nihayetinde sokak sönümlendi.
Velhasıl, geçen yıl 1 Ekim’den bu 1 Ekim’e köprülerin altından çok sular aktı. Normalleşme bitti, yeni açılım başladı, seçimsizleştirme operasyonu yürürlüğe konuldu, kayyım tartışmalarının gölgesinde CHP sokakla tanışmak zorunda kaldı, iktidarın yeni bir hegemonya kuramayacağı görüldü, son ABD ziyaretinde meşruiyet icazeti için Türkiye ABD’ye ipotek edildi, tam ziyaretten bir başarı hikâyesi çıkarılacakken Fidan’ın “Kaan’ın motorunu vermiyorlar” açıklaması geldi, bunun Erdoğan sonrası kavganın bir ürünü olduğu öne sürüldü, tüm bunlara uçak gazetecilerinin soracakları soruların daha önceden ellerine tutuşturulduğu gerçeğinin aleni bir şekilde ifşa olması eklendi, geçen yıl Cumhurbaşkanı’nı ayakta karşılan CHP bu sene ayağa kalkmayacağını açıkladı vs.
Bugün 1 Ekim, bugün Meclis açılıyor. Bugünden itibaren, eğer masa dağılmazsa “süreç komisyonu”ndan yasal düzenlemeler evresine geçilecek, dağdan inişler için entegrasyon yasaları tartışması başlayacak, buna bir süre sonra yeni anayasa tartışmaları eklenecek, iktidar seçimsizleştirme sürecini derinleştirmek için baskılarını daha da artıracak, yargı sopası çıt çıkmasın diye topluma doğru daha bir hışımla sallanacak.
Gidişatın nereye doğru olacağını ise bir kez daha halkın siyasi denkleme dâhil olup olmaması belirleyecek. Ya halk en temel yurttaşlık hakkının, yani seçme seçilme hakkının gaspına dur diyecek ve buradan emek ve emek eksenli bir kurucu irade ortaya çıkacak ya da bu yıkım projesi hızlanarak devam edecek.