Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Fadime Uslu

Fadime Uslu

Elma kurdunun derdi

Ahmet Antmen Cennet Düştü Cebimden kitabının geniş düşünce coğrafyasında cennetin yeryüzündeki adresini arıyor. Elmanın içindeki kurdu da unutmadan. O adresi ararken kimin elini tuttuğumuzu, kimi geride bıraktığımızı da soruyor.

Yayın Tarihi: 02.11.2026 , 00:17

Bir elmanın hikâyesini anlatmak için neye ihtiyaç duyarız? Ağacın gövdesinde biriken zamana mı, çiçeklenmesinden olgun bir meyve oluncaya kadar uzanan serüvenine mi bakarız? Yoksa elmanın somut varlığını aşarak Havva’nın, yılanın hikâyesine mi gideriz? Peki, bütün bu anlatıların içinde elma kurdu nerededir? Elmanın tarihselliğini taşıyan büyük anlatıda onun yeri neresidir?

Büyük anlatılar minik kurdu unutur çoğu zaman. Oysa anlatının büyüklüğü, elma kurdunun derdine ne kadar yer açtığında saklıdır.

31 Ekim Cumartesi günü Ankara’da KİBATEK’te Ahmet Antmen’in Cennet Düştü Cebimden kitabı üzerine düzenlenen söyleşiyi dinlerken önce bu soruları yazdım. Söyleşi, kitabın düşünsel dünyasını açıklamakla kalmadı, şiirin bir nesneye, tarihe, insanın ortak hayatına nasıl bakabileceğine yönelik sorularıma yeni sorular ekledi.

Cennet üzerine konuşmak, yeryüzünün nasıl paylaşıldığı üzerine konuşmaya da davettir. Çünkü cennet düşüncesi insanın mutluluk arzusuyla birlikte bu mutluluğun nerede, ne zaman ve kimlerle birlikte yaşanacağını da içerir. Ölümden sonraki hayatın vaadiyle insanın kendi emeğiyle kurmayı düşlediği dünya, aynı sözcüğün içinde karşılaşabilir. Antmen bu karşılaşmayı tarihsel bir tartışmaya dönüştürdü. Antikçağın ütopyalarından ayaklanmacı inanç hareketlerine, Hegel’den Marx’a ve Nâzım Hikmet’e uzanan düşünce yolunda cennetin yerini olduğu kadar öznesini de sorguladı.

Ahmet Antmen, kitabındaki metinleri “toplumcu kıssalar” olarak adlandırıyor. İktidarın, ekonominin ve zekânın merkezileştiği bir toplumda “kırıntılara kadar sinmiş tümelin” peşine düştüğünü söylüyor.

Bütünü en küçük parçada arayan bir yaklaşım bu. Şiirin hecesine, harfine kadar uzandığını belirten mücadeleyi de bu çerçevede düşünmek gerekiyor. Sözcüğün kuruluşuyla toplumsal hayatın kuruluşu arasındaki bağı irdeliyor Antmen. Anlamın zapt edilmeye, yağmalanmaya çalışıldığını söylerken şiirsel tercihini politik zemine yerleştiriyor.

Söyleşinin yöntemine bakalım bir de: Antmen bir kavramı ortaya attı, tarih içindeki karşılıklarını irdeledi, ardından şiirin olanaklarıyla yeniden düşündü. Böylece cennetin nerede olduğu sorusu, onu kimlerin, kimlerle birlikte kuracağı sorusuna açıldı.

Aristophanes’in oyunundan aktardığı bölümde Antmen’in üzerinde durduğu sözcük “herkes”ti. Herkesin yiyeceğe, giyeceğe, hayatın nimetlerine ulaşabildiği bir dünya. Fakat herkes sözcüğünün bir gelecek tasarısına yerleşmesi, o geleceğin nasıl kurulacağı sorusunu da beraberinde getiriyor. Campanella’nın Güneş Ülkesi bu noktada tartışmaya katıldı. Mülkiyetin, ihtiyaçların ve ortak hayatın düzenlenişi üzerine düşünürken ütopyanın sadece bolluk hayali olmadığını, toplumsal ilişkilerin başka türlü kurulabileceğine ilişkin bir arayış taşıdığını da gördük.

Antmen’i dinlerken takılıp kaldığım sözcüklerin başında “herkes” geliyor. Bir gelecek tasarısının içine sığan bir sözcük bu. Emeğinden yararlandığımız ama yüzünü görmediğimiz insanı orada seçiyoruz. Peki, herkes dediğimizde gerçekte kimleri görüyoruz? Ortaklığı anlatan sözcüklerimizle yaşayışımız arasındaki mesafeyi neyle ölçebiliriz?

Antmen’in Hegel’in Tinin Fenomenolojisi'ne yaptığı gönderme, söyleşinin başından beri izini sürdüğümüz parçayla bütün arasındaki ilişkiyi başka bir düzleme taşıdı. Hegel’in düşüncesinde hakikat, tamamlanmış ve hareketsiz bir sonuç değildir; onu meydana getiren oluş sürecinden ayrı kavranamaz. Tomurcuğu, çiçeği, meyveyi birbirinden kopararak ağacı anlayamayız. Her biri diğerinin yerini alırken aynı gelişmenin içinde anlam kazanır.

Antmen, meyve ağacı örneği üzerinden duyusal algının sınırlarını tartıştı. Ağacı yalnızca karşımızda duran bir nesne olarak gördüğümüzde, onun bugünkü varlığında payı bulunan insan faaliyetini, tarihi ve dönüşümü gözden kaçırabileceğimizi hatırlattı. “Kırıntılara kadar sinmiş tümel” sözü, tekil varlığı kendi geçmişi, oluş koşulları ve ilişkileri içinde kavrama çabasıyla yeni bir anlam kazandı.

Bir parçanın kendi varlığını kavraması, içinde bulunduğu bütünle çatışmasını da beraberinde getirebilir mi?  

Varlığın birliği üzerine düşünmekle insanların ortak hayatını düşünmek aynı şey değil kuşkusuz. Ahmet’in söyleşisinde bu iki alan, farklı tarihsel koşullarda ortaya çıkan düşüncelerin karşılaştırılmasıyla buluştu. Hermetik gelenekten vahdetivücuda uzanan göndermeler insanın doğayla, varlığın bütünüyle ilişkisini tartışmaya açtı. Hermetik geleneğe ilişkin göndermeler, bilginin saklanması ve aktarılması meselesini de gündeme getirdi.

Karmatiler, İsmaililer ve Bedreddin çevresindeki hareketlerse soruyu toplumsal hayatın kuruluşuna taşıdı. İnançların tarihine bakarken maddi hayatın koşullarını, yoksulları, topraksızları, egemen düzenle çatışanları da görmek gerekiyordu.

Antmen’in kendi ifadesiyle metafiziği ve arketipleri kabuklarından çıkarıp modern bilincin karşısına getirme çabası var şiirdeki eyleminde. Eski anlatıları bugünün sorularıyla karşılaştırıyor. “Elmaya başkaldıran kurt”, söyleşinin başından beri üzerinde durulan bütünlük düşüncesine yeni bir soru ekliyor. Parça bütüne aitse, onunla çatışabilir mi? Bütünün içinde kendine ayrılan yeri reddedebilir mi?

Elmanın kurdu, elmanın tarihine olduğu kadar o tarihin kendisine biçtiği işleve de karşı çıkıyor. Antmen’in bilinç, kimlik, ilerleme kavramlarıyla ilişkilendirdiği bu küçük canlı, büyük anlatının edilgin bir parçası olmaktan çıkıyor.

Şair, elmaya hormon verilen bir dünyada Havva’nın ilk günahının hâlâ aynı anlamı taşıyıp taşımadığını soruyor. İnsan doğayı, üretimi, kendi yaşam koşullarını değiştirirken asırlardır yinelenen günah anlatısı neyi açıklayabilir? Elmanın kurdu bu kez sadece elmaya değil, onun çevresinde kurulmuş anlamlar dünyasına da başkaldırıyor. İlk günahın değişmezliği düşüncesinin karşısına, insanın tarihi değiştirme imkânını çıkarıyor.

Kurt, elmanın içinde yaşar ama onun için yaşamaz. Kendisine verilmiş yeri değiştirmeye kalkıştığında, kendi hikâyesiyle birlikte elmanın hikâyesini de değiştirir.

Elmanın içindeki kurdun kendisine biçilen işleve başkaldırması, şiirin kendi varoluş koşullarıyla ilişkisini de düşündürüyor. Anlamın üretimi ve dolaşımı üzerine kurulan egemenlik, şiirin olanaklarını nasıl etkiliyor?

Söyleşinin son bölümünde tartışma bugünün varoluş koşullarına ulaştı. Marx’ın kapitalist üretimle sanat arasındaki çelişkiye ilişkin düşüncesini anımsatan Antmen, şiirin yalnızca ne söylediğiyle değil, hangi koşullarda üretildiği ve kabul gördüğüyle de ilgilendi. İtirazın bile pazarlanabilir bir ürüne dönüştüğü kültürel ortamda şiirin kendi dilini koruması ne anlama gelir? Sözcüklerin anlamını, kullanımını, dolaşımını belirleyen güç ilişkileri karşısında şiir nasıl bir alan açabilir? Yanıttaki çekirdek yeni sorularla büyüyor.

Ahmet Antmen Cennet Düştü Cebimden kitabının geniş düşünce coğrafyasında cennetin yeryüzündeki adresini arıyor. Elmanın içindeki kurdu da unutmadan. O adresi ararken kimin elini tuttuğumuzu, kimi geride bıraktığımızı da soruyor.

Yazarın Son Yazıları